BAŞLIK

Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. O, kullarının ne yaptıklarını ve ne düşündüklerini bilir. O'nun huzuruna çıkarıldıkları gün herkese yaptıklarını haber verecektir. Allah her şeyi bilir. (NÛR - 64)

Resimler

Dost Siteler

Başlık

Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz. (RA'D/2) O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir. (SECDE/5)

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ TEFSİR ORUÇ ABDEST

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ İLMİHAL BİLGİLERİ MEZHEP CANLI TV MÜBAREK GÜN VE GECELER HADİS NAMAZ KURAN-I KERİM DİNLEPEYGAMBERLER HAYATI NAZAR BESMELENİN FAZİLETİ CİNLER NASİH

Peygamberlere iman

Peygamberlere iman
Peygamberlere iman nasıl olmalı
Sual: Peygamberlere iman nasıl olmalı?
CEVAP
İmanın dördüncü şartı, Peygamberlere imandır. Amentüdeki
"Ve rüsülihi" kelimesi, "Allahü teâlânın Peygamberlerine iman
etmeyi bildirmektedir.
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam ve sonuncusu, bizim
Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemdir.
Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelmiş ve geçmiştir. Sayıları
belli değildir. Yüzyirmidört binden çok oldukları meşhurdur.
Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek,
hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sadık, doğru sözlü
olduklarına inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan kimse,
hiçbirine inanmamış olur.
Peygamberlik, çalışmakla, çok ibadet yapmakla, açlık ve sıkıntı
çekmekle ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesi ile
olur.
Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem
aleyhisselamdan beri, her bin senede din sahibi yeni bir Peygamber
vasıtası ile, insanlara dinler göndermiştir. Bunlar vasıtası ile,
insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de
sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir
din gönderilen Peygamberlere (Resul) denir. Resullerin büyüklerine
(Ülülazm) Peygamberler denir. Bunlar, Âdem, Nuh, İbrahim,
Musa, İsa ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselamdır.
Sual: Meşhur olan 33 Peygamberin isimleri nelerdir?
CEVAP
Şunlardır:
Âdem, İdris, Şit, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak,
Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Hıdır [Hızır], Yuşa bin
Nun, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Şemun, İşmoil, Yunus bin Meta, Davud,
Süleyman, Lokman, Zekeriya, Yahya, Üzeyir, İsa bin Meryem,
Zülkarneyn ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselam.
Bunlardan yalnız yirmisekizinin ismi, Kur'an-ı kerimde
bildirilmiştir. Zülkarneyn, Lokman, Üzeyir ve Hıdır [Hızır]’ın,
Peygamber olup olmadıklarında ihtilaf vardır. Muhammed Masum
hazretleri 2. cilt, 36. mektupta, Hıdır [Hızır] aleyhisselamın
Peygamber olduğunu bildiren haberin kuvvetli olduğunu
yazmaktadır. 182. mektupta, Hıdır [Hızır] aleyhisselamın insan
şeklinde görülmesi ve bazı işleri yapması, onun hayatta olduğunu
göstermez. Allahü teâlâ, onun ve birçok Peygamberlerin ve velilerin
ruhlarının insan şeklinde görülmesine izin vermiştir. Onları görmek,
hayatta olduklarını göstermez, demektedir.
Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber Muhammed
aleyhisselama kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı bildirmiş,
ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler,
Musa aleyhisselama inanıp, İsa aleyhisselama ve Muhammed
aleyhisselama inanmazlar. Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama inanıp,
Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün
Peygamberlere inanırlar.
Peygamberlerin isimleri
Sual: Peygamberlerin isimlerini ezbere bilmek şart mıdır?
CEVAP
Hayır, ezberlemek şart değildir. Ancak Kur’an-ı kerimde
bildirilenlerden biri söylenince, Mesela (Nuh aleyhisselam veya
Âdem aleyhisselam peygamber mi?) denince, (Evet, peygamber)
demek gerekir. Bazı âlimlere göre, bunları bilmemek günah olur.
Ezbere bilmemenin mahzuru olmaz.
Peygamberlerin sıfatları
Sual: Peygamberlerin sıfatları nelerdir?
CEVAP
Her Peygamberde şu sıfatların bulunduğuna inanmak lazımdır:
1- Emanet: Her Peygamber, emindir.
2- Sıdk: Dinde ve diğer meselelerde sadık ve doğrudurlar.
Yalandan uzaktırlar.
3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının
hepsini ümmetlerine bildirirler.
4- Adalet: Adildirler. Zulümden uzaktırlar.
5- İsmet: Büyük ve küçük günahtan uzaktırlar. Günah
şeklindeki şeyler, ister Kur'an-ı kerimde olsun, ister sahih hadislerde
olsun tevil edilip yakışan mana verilir. Peygamberlikleri bildirilmeden
önce de, bildirildikten sonra da hiç günah işlemezler. İnsanlardan,
masum, günahsız olan, yalnız Peygamberlerdir.
6- Fetanet: Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha
akıllıdırlar.
7- Emn-ül azl: Hiçbiri Peygamberlikten azl olmaz. (Feraid-ül
fevaid)
Peygamberleri ve Kitapları inkâr
Sual: (Allah’a inanıyorum, ama Peygamberlere ve Kitaplara
inanmıyorum) diyen kimse müslüman mıdır?
CEVAP
İmanın şartı altıdır. Birini inkâr eden müslüman olamaz.
Her şeyi hikmetli yaratan Allah, insanları başıboş mu bırakır?
Onların nasıl hareket edeceğini elbette bildirir. Peygamberleri
vasıtası ile kitaplar göndererek, neleri yapıp neleri yapmamak
gerektiğini bildirmiştir. Peygamberleri inkâr, Allah’ı inkâr olur.
Peygamberler, Allah’ın emirlerini noksansız bildirmişlerdir. Her
şeye gücü yeten Allahü teâlâ, gelecekte olacak [yani yaratacağı]
şeyleri de bildiği için emrini değiştirecek, yanlış iş yapacak kimseleri
Peygamber olarak gönderir mi? Hâşâ Allah’ın emirlerini
değiştirseler, yanlış şeyler söyleseler, her şeye gücü yeten Allahü
teâlâ buna mani olmaz mı? Her vasfını bildiği, en güvenilir insanları
Peygamber yaparak göndermiştir. Allahü teâlâ, Peygamber
yapacağı kimselerin durumunu, onları yaratmadan önce de
biliyordu.
Allahü teâlâ, (Ben insanları bana ibadet etmeleri için
yarattım) buyuruyor. Peygamberler, kitaplar göndermeseydi, biz
Allah’a nasıl ibadet edecektik? Bir kimsenin Allah’a inanıp da Onun
Peygamberlerine inanmaması, o kimsenin normal olmadığını
gösterir.
Her yere Peygamber gönderilmiştir
Sual: Peygamberler niçin hep Arabistan’dan çıkmıştır? Neden
Avrupa ve Uzakdoğu gibi yerlere Peygamber gelmemiştir?
CEVAP
Dünyanın her tarafına, her şehrine Peygamber gönderilmiştir.
Ancak bunlara inanan hiç olmadığı veya çok az olduğu için
Peygamber gelmemiş zannedilmektedir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Eski zamanlarda, bütün dünyada Peygamber gönderilmedik
yer kalmamış gibidir. Hatta, bundan en mahrum zannedilen,
Hindistan’da bile, Hindlilerden Peygamber gönderilmiştir. Bu
şehirleri sayabilirim. Hatta köylere kadar Peygamber gönderilmiştir.
Fakat deli diyerek alay ediyor, inanmıyorlardı. Azgınlıkları artınca
Allahü teâlâ da onları helak ediyordu. Bir müddet sonra başka
Peygamber gönderiyor, ona da böyle yapıyorlardı. Hindistan’da
böylece yıkılmış şehir harabeleri çoktur.) [1/259]
[Dağda, ormanda, mağarada veya çölde yaşayıp da dinden
haberi olmayan kimseler, imanlı olmadıkları için Cennete girmezler.
Allah’ı, Cenneti, Cehennemi duymadığı ve inkâr etmediği için
Cehenneme de girmezler. Dirildikten sonra hesaba çekilip, varsa
günahları kadar mahşer yerinde azap çekeceklerdir. Herkesin hakkı
verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edilecekler, bir
yerde sonsuz kalmayacaklardır. (Mektubat-ı Rabbani, Feraid-ül
fevaid, Tac)
Dağda, çölde yaşayıp da Peygamberleri işitmemiş olana Şahikul-
cebel denir. Bunlar mazurdur. Peygamber gelmemiş
hükmündedir. Bunların, Peygamberlere inanmaları, emrolunmadı.
Bunlar için Kur'an-ı kerimin İsra suresinin on beşinci âyetinde,
(Peygamber göndermeden önce, azap yapmayız) buyuruldu.
(İsbat-ün-nübüvve)]
Peygamberlerin faydası
Sual: Peygamberlerin insanlığa ne faydası olmuştur?
CEVAP
Bu soru, (Aklın, insanlara ne faydası var?) demekten daha
yanlıştır. Aklın faydalarını, akılsızlığın zararlarını herkes bilir. Akıl
çok önemli iken, o da tek başına doğruyu bulamaz.
Ahiret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler,
akılla bilinemez. Eğer bunlar akılla doğru olarak, bilinebilseydi,
sayısız Peygamberin gönderilmesine lüzum kalmazdı.
Tarih incelenirse, insanların kendi başlarına gittiklerinde, hep
yanlış yollara saptıkları görülür. İnsan, kendini yaratan büyük kudret
sahibinin var olduğunu, aklıyla düşündü ise de, ona giden yolu, yani
hakkı, doğruyu bulamadı. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ, kendi varlığını ve sıfatlarını, bizim gibi âciz
insanlara, bu büyük Peygamberleri ile haber verdi. İnsanlara, dünya
ve ahirette, faydalı olan şeyleri, zararlılarından, bunların aracılığıyla
ayırdı. Peygamberler gönderilmeseydi, akıl, Allah’ın varlığını
anlayamaz, Onun büyüklüğünü kavrayamazdı. Nitekim kendilerini
akıllı sanan eski Yunan filozofları, Allahü teâlânın varlığını
anlayamadılar. Her şeyi zaman yapıyor sandılar. Demek ki, insan
aklı, bu büyük nimeti anlayamaz. Peygamber olmadıkça, bu sonsuz
saadete kavuşamaz.)
Peygamberler gönderilmeseydi, insan, insanlığını dahi
bilemezdi, ne aile hayatını, ne de toplum hayatını bilebilir, hayvanlar
gibi yaşarlardı. Şimdi, dünyada bozuk dinlerde bile, evlilik hayatı,
aile hayatı, insan ve hayvan hakları var. Bunlar, peygamberlerden
öğrenilmişti.
İnsanlara neyin faydalı veya neyin zararlı olacağını, ancak
Allahü teâlâ bilir. İnsanların dünyada ve ahirette rahat etmeleri için,
neye, nasıl inanmaları, ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lazım
olduğunu bildirmek için Peygamberlerini göndermiştir.
Bütün Peygamberler, akılla bulunacak dünya işlerine
dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için
çalışmayı emretmiş, kendileri dünya işlerinden her birinin insanları
ebedi saadete ve felakete nasıl sürükleyebileceklerini anlatmış ve
Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyleri açıkça
bildirmişlerdir. (S. Ebediyye)
Sual: (Peygamber hepimizden üstündür. Bu üstünlüğü,
çalışmasıyla elde etmiştir) deniyor. İnsan çalışmakla peygamber
olabilir mi?
CEVAP
Peygamberlik; çalışmakla ve çok ibadet yapmakla ele geçmez.
Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesi ile olur. İmam-ı Rabbani
hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberlik kemalleri, ancak Allahü teâlânın ihsanıyla hâsıl
olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük nimet ele geçemez. Hiçbir
gayret, bu büyük nimeti ele geçiremez, Hiçbir riyazet ve mücahede,
bu yüksek nimete kavuşturamaz. Evliyalık böyle değildir. Bunların
başlangıcı elde edilebilir. Riyazet ve mücahedeyle hâsıl olabilir. Pek
az kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, vilayet nimetine
[Evliyalığa] kavuşturabilirler. Vilayet, Fena ve Beka demektir. Fena
ve Beka da, Allahü teâlânın ihsanıdır. Çalışarak, başlangıçları elde
edildikten sonra, Allahü teâlâ, dilediğini, Fena ve Beka nimetini
ihsan ederek şereflendirir. O Serverin Peygamber olduğu
bildirilmeden önce ve ondan sonra mücahedeler yapması, bu
nimete kavuşmak için değildi. Başka faydalar içindi. Hesabın az
olması, insanlıkla yapılan yanlışlıkların giderilmesi, derecelerin
yükselmesi, yiyip içmesi olmayan melekle konuşmakta edebi
gözetmesi, Peygamberlik makamında lazım olan harikaların,
mucizelerin çok olması gibi incelikler içindi. Peygamberler bu
nimete, aracısız olarak kavuştu. Peygamberlerin Eshabı, onlara
uydukları için, varis oldular. Peygamberlerinin aracılığıyla bu nimetle
şereflendiler. Peygamberlerden ve Eshabından sonra çok az kimse,
bu nimetle şereflendi. Başkasına da, uymakla, varis olmakla bu
nimet ihsan edilebilir. (1/301)
Peygamberler en büyük rehberlerdir
Sual: İnsan, kendi başına doğru yolu bulabilir ve Allah’ı
tanıyabilir mi?
CEVAP
Tarihi inceleyecek olursak, insanların, önlerinde Allahü teâlânın
gönderdiği bir rehber olmadan kendi başlarına gittiklerinde, hep
yanlış yollara saptıklarını görürüz. İnsan, kendisini yaratan büyük
kudret sahibinin var olduğunu, aklı sayesinde anladı. Fakat ona
giden yolu bulamadı.
Peygamberleri işitmeyenler, yaratıcıyı önce etraflarında aradı.
Kendilerine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandılar ve ona
tapmaya başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi,
kabaran denizi, yanardağları ve benzerlerini gördükçe bunları
yaratıcının yardımcıları zannettiler. Herbiri için bir suret, alamet
yapmaya kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar
zuhur etti. Bunların gazabından korktular ve onlara kurbanlar
kestiler. Hatta, insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her yeni
hadise karşısında, putların miktarı da arttı. İslamiyet zuhur ettiği
zaman Kâbe-i muazzamada 360 put vardı.
Kısacası insan, bir, ezeli ve ebedi olan Allahü teâlâyı kendi
başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar
vardır. Bunlara şaşmamalıdır! Çünkü, rehbersiz, karanlıkta doğru yol
bulunamaz. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce azap yapıcı
değiliz.) [İsra 15]
Allahü teâlâ, kullarına verdiği akıl ve düşünme kuvvetinin nasıl
kullanılacağını onlara öğretmek ve kendi birliğini onlara tanıtmak ve
iyi işleri fena, zararlı işlerden ayırmak için, dünyaya Peygamberler
gönderdi. Peygamberler beşeri sıfatlarda bizim gibi insandır. Onlar
da yer, içer, uyur ve yorulur. Diğer insanlardan farkları, zekâ ve
muhakeme kuvvetlerinin çok üstün olması, tertemiz ahlaklı ve Allahü
teâlânın emirlerini bize tebliğ edecek bir güçte bulunmalarıdır.
Peygamberler en büyük rehberlerdir.
Nimetlerin ihsanların en büyüğü
Sual: Allah’ın en büyük ihsanı hangisidir?
CEVAP
Allahü teâlânın, insanlara olan nimetlerinin, ihsanlarının en
büyüğü, Peygamberler göndermesidir. Peygamberler göndererek,
razı olduğu ve razı olmadığı şeyleri bildirmiştir. Peygamberler, fen
bilgilerini öğretmediler. (Bunları akıl ile araştırınız, bulunuz,
faydalı işlerde kullanınız) dediler. Kendileri de, kendi zamanlarında
bilinen fen vasıtalarını yaptılar ve kullandılar. Daha fazlasını ve
yenilerini yapmakla uğraşmadılar. Bunları yapmayı başkalarına
bıraktılar. Kendileri, Allahü teâlânın bildirdiği dini yaymaya,
öğretmeye uğraştılar.
Eshab-ı kiram, bir gün Peygamber efendimize sordu:
- Yemen’e gidenlerimiz, orada hurma ağaçlarını, başka türlü
aşıladıklarını ve daha iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medine’deki
ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi aşılayalım, yoksa,
Yemen’de gördüğümüz gibi aşılayıp da, daha iyi ve daha bol mu
elde edelim?
Resulullah efendimiz, bunlara şöyle diyebilirdi:
(Biraz bekleyin! Cebrail aleyhisselam gelince, ona sorar, anlar,
size bildiririm) veya, (Biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime
doğrusunu bildirir. Ben de, size söylerim.)
Fakat böyle demedi ve şöyle buyurdu:
- Tecrübe edin! Bir kısım ağaçları, babalarınızın usulü ile,
başka ağaçları da, Yemen’de öğrendiğiniz usul ile aşılayın!
Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o usul ile yapın!
Yani fennin esası olan tecrübeye güvenmeyi emir buyurdu.
Kendisi meleklerden anlar veya mübarek kalbine elbette doğar idi.
Fakat, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek
Müslümanların, tecrübeye, fenne güvenmelerini işaret buyurdu.
Eğer Peygamberler gönderilmeseydi, akıl, Allah’ın varlığını
anlayamaz, Onun büyüklüğünü kavrayamazdı. Nitekim, kendilerini
akıllı sanan eski Yunan filozofları, Allahü teâlânın varlığını
anlayamadılar, Yaratanı inkâr ettiler. Nemrut ve Firavun gibi birçok
kimse de, ilahlık iddiasında bulunmuştu. Demek ki, insanların kısa
akılları, bu en büyük nimeti anlayamıyor, Peygamberler
bildirmedikçe, sadece akılları ile bu sonsuz saadete kavuşamıyor.
İslamiyet’te aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan
bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip
beğenmediği şeyler ve Ona ibadet şekilleri, eğer aklın çerçevesi
içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce
Peygamberin gönderilmesine gerek kalmazdı. İnsanlar, dünya ve
ahiret saadetini kendileri görebilir, bulabilirdi ve Allahü teâlâ, hâşâ
Peygamberleri boş yere ve lüzumsuz göndermiş olurdu. Hiçbir akıl,
ahiret bilgilerini bulamıyacağı, çözemiyeceği içindir ki, Allahü teâlâ,
her asırda dünyanın her tarafına, Peygamber göndermiş ve en son
ve kıyamete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya,
Peygamber olarak, Muhammed aleyhisselamı göndermiştir.
Bütün Peygamberler, akıl ile bulunacak dünya işlerine
dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için
çalışmayı emir ve teşvik buyurmuş, kendileri dünya işlerinden her
birinin, insanları ebedi saadete ve felakete nasıl
sürükleyebileceklerini anlatmış ve Allahü teâlânın beğendiği ve
beğenmediği şeyleri açık olarak bildirmişlerdir.
Peygamber gönderilmeseydi
Sual: Peygamberler olmasaydı insan, Allah’a nasıl ibadet
edileceğini, nasıl şükredeceğini bilebilir miydi?
CEVAP
İnsanları var eden ve varlıkta kalabilmeleri için gereken her
nimeti gönderen, Allahü teâlâdır. İyilik edene şükretmek gerektiğini
herkes bilir. Allahü teâlânın nimetlerine nasıl şükredileceğini bilmek
için de, yine Peygamberler "aleyhimüssalevatü vetteslimat" gerekir.
Onların bildirmediği şükür ve saygı, Ona layık olmaz. Ona nasıl
şükür olunacağını, insan bilemez. Ona karşı saygısızlık olan bir
şeyi, şükretmek ve saygı sanabilir. Şükredeyim derken, saygısızlık
yapabilir. Allahü teâlâya nasıl şükredileceği, ancak Peygamberlerin
bildirmeleri ile anlaşılır.
Evliyanın kalblerine doğan (İlham) denilen bilgiler de,
Peygamberlere uymakla hasıl olmaktadır. İlham, akıl ile hasıl
olsaydı, yalnız akıllarına uyan eski Yunan felsefecileri yoldan
sapmazlardı. Allahü teâlâyı herkesten iyi anlarlardı. Halbuki, Allahü
teâlânın ve Onun üstün sıfatlarının varlığını anlamakta, insanların
en cahilleri, bu felsefecilerdir. Bunlardan birkaçı, Peygamberlerden
işiterek ve mümin olan tasavvufculardan görerek, riyazet ve
mücahede yapmış, nefslerine sıkıntı vererek onu parlatmışlar,
böylece birkaç şey bulabilmişler ise de nefsin safasının,
parlatılmasının ve bu yoldan ele geçenlerin sapıklık olduğunu
anlayamamışlardır.
Kalbi parlatmak, temizlemek gerekir. Kalb temizlendikten sonra,
nefs temizlenmeye başlar. Nurlar önce temiz kalbe girer. Kalb
temizlenmeden nefsi parlatmak, gece düşmanın yağma yapması
için, ona ışık yakmaya benzer. Nefsin yardım ettiği düşman, İblistir.
Evet, açlıkla, nefsin istediklerini yapmamakla, ona sıkıntı vermekle
ve akıl ile aramakla da, doğruya ve saadete kavuşulabilir. Fakat, bu
ancak Peygamberlere ve bunların Allahü teâlâdan getirdiklerine
inandıktan sonra mümkün olabilir. Çünkü Peygamberlerin her sözü,
yanılmayan meleklerle bildirilmiştir. Bu bilgilere, şeytan düşmanı
karışamaz.
Bu büyüklere uymayanlar ise, şeytanın aldatmasından
kurtulamazlar. Felsefecilerin büyüklerinden olan Eflatun, İsa
aleyhisselamın zamanında bulunmak şerefine kavuşmuştu. Fakat,
kaba cahillik yaparak, kendisinin kimseden bir şey öğrenmeye
ihtiyacı olmadığını sandı. O yüce Peygamberin "aleyhissalevatü
vetteslimat" bereketlerinden mahrum kaldı.
Peygamberler günah işlemez
Sual: Peygamber günah işlemez mi yani masum mudur?
CEVAP
Masum olmak, kusursuz ve günahsız olmak, Peygamberlere
mahsustur. (Merec-ül-bahren)
Her Peygamber, büyük küçük her günahtan masumdur. (Riyadün-
nasıhin)
Peygamberler günah işlemekten masumdur, temizdir, günah
işleyemezler. (Mekt. Rabbani 2/44)
İmam-ı Gazali hazretleri, Ravda-tüt-talibin isimli eserinde
buyuruyor ki:
(Resulullah, icma ile büyük-küçük günahlardan ve mekruh
işlemekten uzaktır. Unutmaktan, gafletten, verdiği haberlerde hata
edip yanılmaktan da uzak olduğu icma ile sabittir.
Tebliğ ettiği sözlerde yanılmasının caiz ve mümkün olması,
üzerinde durmayıp derhal farkına varması şartı iledir. Bu da icra
ettiği şeydeki hikmetleri bilmeyi ve ona tâbi olmayı ve unutmanın
faydasını bildirmek içindir. Resulullahın bu husustaki yanılma haline
sebep, ilmin anlatılması ve dinin açıklanmasıdır. Nitekim hadis-i
şerifte, (Ben hiçbir hususta unutup yanılmam. Böyle bir şey vaki
olursa, bu sadece bildirmek istediğimi açıklamam içindir)
buyuruldu. Bu durum, onun için bir noksanlık değil, bilakis tebliği
genişletmek ve nimeti tamamlamak içindir. Fakat bir tebliğde
bulunmak, fiillerindeki hükümleri açıklamak, dini emirleri bildirmek ve
kalbine gelen vahiy haberlerini anlatmak maksadı bulunmayan
hususlarda bütün mutasavvuflar ve kalb ilmine sahip âlimler,
yanılmanın, unutmanın, gaflet ve gevşekliğin imkansız olduğunu
bildirmişlerdir.
Kadı İyad hazretleri, Şifa-i şerif isimli kitabında buyuruyor ki:
(Küçük günahları Peygamberlere caiz görenler, bu cevazlarına
birçok âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin zahirlerini delil olarak
almaları, büyük günahları caiz görmeye, icmayı parçalamaya ve
müslüman kimsenin söyleyemeyeceği şeyleri söylemeye sevk
etmiştir.)
Bütün bu nakillerden anlaşılacağı üzere, Peygamberler küçük,
büyük günah işlemezler. Peygamber Zelle işleyebilir. Zelle ise
günah değildir. En efdali ve en evlayı yapmayıp, fadılı, yani fazileti
tercih etmektir. (Riyad-ün-nasıhin)
Fetih suresinde Peygamber aleyhisselama hitaben (Allah senin
geçmiş ve gelecek günahlarını affetti. Üzerindeki nimetini
tamamladı ve seni doğru yola iletti) buyurulan bu âyet-i kerimede,
Allahü teâlâ, Resul-i ekremini her türlü ayıplardan teberri ve Onun
ismetini, günahsızlığını beyan buyurmaktadır (Şifa-i şerif)
Bazı âlimler de bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklamışlardır:
(Allahü teâlâ, seni geçmişte ve gelecekte günah işlemekten
korudu.)
Günah işlemekten korunmuşlardır
Sual: Bekara suresinin 128. âyetinde, İbrahim ve İsmail
Peygamberin, “Ya Rabbi, tevbemizi kabul et” diye dua ettikleri
bildiriliyor. Taha suresinin 121. âyetinde, (Âdem Rabbine asi oldu)
deniyor. Kasas suresinin 15. âyetinde Hazret-i Musa’nın kavga
eden iki kişiden birini öldürdüğü, 16 âyette ise Hazret-i Musa’nın (Ya
rabbi ben kendime zulmettim, beni affet) dediği ve Kehf suresinin
74. âyetinde, Hazret-i Musa’nın arkadaşının suçsuz bir çocuğu
öldürdüğü bildiriliyor. Bütün bunlar Peygamberlerin günah işlediğini
göstermiyor mu?
CEVAP
Kur’an meallerinden din öğrenilmez. Aksine böyle yanlış
düşüncelere sahip olunabilir. Din ancak doğru yazılmış ilmihallerden
öğrenilir.
Allahü teâlâ, Peygamberleri, Peygamberlikten önce de, sonra
da günah işlemekten korumuştur. (Nuhbet-ül-Leali)
Peygamberler nübüvvetten [Peygamberlikten] önce de günah
işlemekten korunmuştur. (Kadı Iyâd / El- Millet-ül Meşhure)
İbrahim ve İsmail aleyhimüsselam ile ilgili âyetin meali şöyledir:
([İbrahim ve İsmail dedi ki:] Ey Rabbimiz, bizi Müslümanlıkta
sabit kıl. Soyumuzdan da Müslüman bir ümmet yetiştir. Bize
menasiklerimizi [Haccın usullerini] öğret. Tevbemizi kabul et.
Çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak
sensin.) [Bekara 128]
Peygamberler, günah işlemekten masumdur. Hazret-i İbrahim
ile Hazret-i İsmail, Kâ’beyi yaptıktan sonra bu yerlerde daha çok
duanın ve tevbenin kabul edileceğini öğretmek için böyle dua
etmişlerdir. Bu, bizim masumiyetimizi [günah işlemeyişimizi]
devamlı kıl demektir. (Kurtubi)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı.
(İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu.
Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi
değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek
yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdem unuttu, azim ile, karar ile
yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerimesi bunu bildiriyor.
Demek ki Hazret-i Âdem günaha azmetmedi. Kasten yapmadı,
unutup yanılarak yaptı. Bunun için de affa uğradı. Ama İblis kararla,
azimle yaptı ve ebedi lanetlendi. İkisinde de emre muhalefet var;
ama birinde unutmak ve yanılmak, ötekinde azim ve karar var.
Hazret-i Musa’nın Kıpti’yi öldürmesi hakkında Tefsir-i
Kurtubi’de bildirilen malumat şöyledir:
1- Hazret-i Musa, o zaman 12 yaşında idi.
2- Kavgayı aralamak için iki kişinin arasına girdi. Kıpti hafif
itelemekle düşüp öldü.
3- Bu işte Hazret-i Musa’nın öldürmek için bir kastı yoktu,
yanlışlıkla yani kazayla bu olay meydana geldi. Buna rağmen
Hazret-i Musa yine de Allahü teâlâdan af diledi. Allah da onu affetti.
Hazret-i Musa’nın yanındaki Hızır aleyhisselamın günahsız
çocuğu öldürmesi ise Allah’ın emri ile idi. Çocuk büyüyünce kâfir
olacağı ve ailesine zulmedeceği bildirildiği için, yerine hayırlı bir
evlat vermesi için o çocuk öldürülmüştü. Bunda Hazret-i Hızır’ın bir
suçu yoktur.
Peygamberler aya güneşe tapmaz
Sual: Bütün Peygamberlerin Peygamberlikleri bildirilmeden
önce de, günah işlemedikleri malum iken, neden meallerde, Hazret-i
İbrahim’in, yıldıza, aya ve güneşe "Bu benim Rabbim" dediği yazılı?
CEVAP.
Hiçbir Peygamber, Peygamberliğini tebliğ etmeden önce de
günah işlemez, hele Allahü teâlâya şirk koşmaz. Müşrikler gibi
(Güneş benim Rabbim) demez. Kur’an-ı kerimde mealen
buyuruluyor ki:
(İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı. O gerçekten Allah’ı
tanıyan doğru bir müslümandı. Müşriklerden de olmadı.) [Al-i
İmran67]
(Andolsun ki bundan önce, İbrahim’e de rüşdünü
[büluğundan önce hidayeti] verdik. [Onun buna ehil ve müstahak
olduğunu] biliyorduk.) [Enbiya 51]
Bu âyet-i kerimeler de İbrahim aleyhisselamın büluğundan önce
de hidayet üzere olduğunu göstermektedir. (Beydavi)
Durum böyle iken, İbrahim aleyhisselamın yıldıza, aya ve güneş
taptığını söylemek, Kur’an-ı kerimdeki ifadeleri anlamamak
demektir. Hemen bütün tercüme ve meallerde, yıldız, ay ve güneş
için (Bu benim Rabbim) diye yazılmıştır. Hiçbir açıklama
yapılmamıştır. Bu bakımdan Kur’an-ı kerim tercümelerinden fıkıh,
akaid gibi ilimler öğrenilmez.
Tefsir-i Mazharide, Enam suresinin 76-79. âyetlerinin
açıklaması şöyledir:
İbrahim aleyhisselam, yıldızları, ay ve güneş gösterip Bu mu
benim Rabbim diyerek bunlara tapanları ilzam etmek [susturmak]
istemiştir. Beydavi tefsirinin Şeyhzade haşiyesinde de böyle
bildirilmektedir.
Tibyan’da (Acaba Rabbim bu mu?) şeklinde tercüme yapılmış.
Bu ifadede bile şüphe var. Ancak tefsirlerden aldığı dört açıklama
şöyledir:
1- İbrahim aleyhisselam, müşriklerin cehaletlerini bildirmek için
böyle söylemiştir.
2- Müşriklerin yaptıkları şeyleri başlarına kakmak, doğruyu
öğretmek için (Bunun gibi şeyden hiç Rab olur mu, bu mu benim
Rabbim) demek istemiştir.
3- Müşriklerin aleyhine hüccet için, (Sizce benim Rabbim bu ha)
demek istemiştir.
4- (Kavmim Rabbimin bu olduğunu söylüyor) demek istemiştir.
Bu dört açıklama da Hazret-i İbrahim’in; yıldız, ay ve güneş için
(Bu benim Rabbim) demediğini, yani müşriklerden olmadığını açıkça
göstermektedir. Ay veya güneş için Bu benim Rabbim demek şirktir.
Halbuki Peygamberler, şirk değil, günah bile işlemezler. (Feraid)
Bekara suresinin, (İbrahim, “ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini
bana göster” dediğinde, Rabbi “İnanmıyor musun” dedi.
İbrahim, inanıyorum ama, kalbimin tatmin olması için görmek
istedim, dedi) mealindeki 260. âyetinden dolayı da bazı sapıklar,
(Hazret-i İbrahim, Allah’ın yaratmasından şüphe ediyordu) diyorlar.
Halbuki yukarıdaki âyetlerde, İbrahim aleyhisselamın, büluğundan
önce de rüşd sahibi doğru bir müslüman olduğu açıklanmıştı. Buna
rağmen böyle söylemek, cahillik değil ise, art niyettir.
Hazret-i İbrahim’e bu çeşit saldırılar olduğu gibi, İslam’ın iki göz
bebeğinden birisi olan Hazret-i Ömer’e de İbni sebeciler, (Ömer
Hudeybiye’de, Resulullahın Peygamberliğinden şüphe etmişti)
diyebiliyorlar. Orada da, Hazret-i Ömer aynen, Hazret-i İbrahim gibi,
Allah ve Resulüne olan teslimiyetini bildirmek için, (Ya Resulallah
sen Allah’ın Peygamberi değil misin? Biz hak, kâfirler bâtıl yolda
değil mi?) mealindeki sözlerinden dolayı ona saldırıyorlar. Hazret-i
Ömer, (Ya Resulallah, (Sen elbette Allah’ın resulüsün, bizim
yolumuz elbette hak, kâfirler elbette bâtıl yoldadır. Zahiren
aleyhimize görünen bu anlaşmada asla dinden taviz verilmemiştir)
demek istediğini bütün Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. (Kurretül-
ayneyn)
Kur'an tercümesi denilen kitapların ne kadar yanlış ve zararlı
oldukları buradan da anlaşılmaktadır. Kelam, fıkıh ve tasavvuf gibi
lüzumlu bilgileri Kur'an tercümesi denilen kitaplardan öğrenmemiz
mümkün değildir. Hatta muteber tefsirlerden bile anlamamız
mümkün olmaz. Lüzumlu bilgileri, nakli esas alan ilmihallerden
öğrenmemiz gerekir.
Peygamberler masumdur
Sual: Bütün peygamberlerin günah işlemediği bildiriliyor. Âdem
aleyhisselamın yasak meyveden yemesi günah değil mi?
CEVAP
Evet, peygamberler günah işlemez. Zelle işleyebilirler. Zelle,
doğrular içinde, en doğruyu bulamamak demektir. Âdem
aleyhisselam, kasten yasak meyveden yemedi. Unutarak yediği için
mazur görüldü. Taha suresinin, (Âdem unuttu, azimle, karar ile
yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerimesi Âdem aleyhisselamın
mazur olduğunu, günahsız olduğunu göstermektedir. Âdem
aleyhisselamın mazur olduğu şu hadis-i şerifle de bildirilmektedir:
(Âdem aleyhisselam ile Mûsa aleyhisselam, Rableri
nezdinde münazara ettiler ve Âdem aleyhisselam, Mûsa
aleyhisselama galip geldi. Mûsa aleyhisselam dedi ki:
— Sen o Âdem’sin ki, Allahü teâlâ, seni iki eli ile [vasıtasız
olarak] yarattı ve sana ruhundan üfledi, melekleri sana secde
ettirdi ve seni cennete yerleştirdi. Sonra da sen bir hatan
sebebiyle, insanları yeryüzüne indirdin.
Âdem aleyhisselam ona dedi ki:
— Sen o Mûsa’sın ki, Allahü teâlâ seni Peygamber seçtiği
gibi, kendisi ile konuşmana izin verdi. Sana her şeyin
açıklanmasını ihtiva eden kitabı verdi. Onunla konuşmak, Ona
yalvarmak suretiyle seni kendisine yanaştırdı. Şu halde benim
yaratılmamdan ne kadar önce Tevrat’ı yazdığını gördün değil
mi?
— Evet gördüm. Kırk yıl önce.
— Ya Musa, şu halde orada Âdem hata etti yazısını da
gördün mü?
— Gördüm.
— Allah’ın beni yaratmasından kırk yıl önce işleyeceğimi
yazdığı işi yapmam üzerine beni nasıl suçlarsın ki?
Âdem aleyhisselam böylece Mûsa aleyhisselama galip
geldi.) [Buhari, Müslim]
Resulullah'ı yalanlamak
Sual: (Allah'ın dediklerini inkâr etmek küfür olduğu gibi,
Resulünün bildirdiklerini de inkâr etmek küfür olur) deniyor. O
da insan değil mi? Yanlış söylemez mi?
CEVAP
İman, Resul-i Ekrem efendimizin Allahü teâlâ tarafından,
Peygamber olarak, bütün insanlara getirdiği ve bildirdiği emirlerin
hepsine itimat ve itikat etmektir. Hepsini beğenip kabul etmektir. Bu
emirlerin, bilgilerin herhangi birine inanmamak veya şüphe etmek
küfürdür. Çünkü Resule inanmamak veya itimat etmemek, Resule
yalancı demek olur. Yalancılık kusurdur. Kusuru olan kimse,
peygamber olamaz. (S. Ebediyye)
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(O [Resulüm], kendisine vahyedilenden başkasını
söylemez.) [Necm 3, 4]
Resulullah'ı yalanlamak, ona emin diyen ve peygamber olarak
gönderen Allahü teâlâyı yalanlamak olur. Onun sözünde yalan
olmaz. (Bu söz, acaba onun sözü mü?) diye şüphe etmek ayrıdır,
(Onun sözü de olsa inanmam) demek veya bunda şüphe etmek
ayrıdır. İnanmayan ve böyle şüphe eden kâfir olur.
Diyelim Resulullah efendimizden bir hata meydana gelse,
hemen vahy gelir düzeltilirdi. Yani dine ait yanlış bir şey kalmazdı.
Onun için Resulullah'ın bildirdiklerine itiraz eden, Allah'a itiraz etmiş
olur. Allah'a ve Resulüne itiraz eden de kâfir olur.
Nebi ve Resul nedir?
Sual: Bazıları hocalarını Resul yani Peygamber olarak
gösterebilmek için, “Kitap gönderilen peygambere Nebi, Kitap
gönderilmeyen peygambere Resul denir” diyorlar. Peygamberlik
son bulmadı mı? Bizim Peygamberimiz son Peygamber değil mi?
CEVAP
Müslümanlıkla ilgisi olmayan böyle iddialar, dinimizi içten
yıkmak isteyen din düşmanlarının taktik ve hilelerindendir. Bunlar,
Yalnız Kur’an diyerek, âyetleri kendi kafalarına göre yorumlayıp,
Resulullahın açıklamalarına hiç itibar etmezler. Hadis-i şeriflerin
hepsine de uydurma derler.
Kitap gönderilen peygambere Resul denir. Nebi, kendinden
önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Yeni din
getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Her
resul, nebidir; fakat her nebi resul değildir. Peygamber Fars’çadır,
resul veya nebi anlamında kullanılır. Kur’an-ı kerimin bir çok yerinde
Peygamber efendimize Resul deniyor, bazen Nebi diye de geçiyor.
Nebi denmesi Resul olmasına mani değildir. Yani bir resule nebi
denmesi onun resul olmadığını göstermez. Genel kurmay
başkanına bazen general, subay veya asker denmesine benzer.
Emirleri tebliğ etmekte ve insanları, Allahü teâlânın dinine
çağırmakta, Resul ile Nebi arasında bir ayrılık yoktur. Ankebut
suresinin, (Ona [İbrahim’e İsmail’den sonra] İshak ve Yakub’u da
bağışladık. Nebiliği ve kitapları [Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u, Kur'anı],
onun soyundan gelenlere verdik) mealindeki 27. âyetinde,
İbrahim aleyhisselamın soyundan gelenlere nebilik verildiği gibi kitap
verilen resuller de vardır. (Beydavi, Medarik, Celaleyn)
Kitap sahibi resullerden örnek verelim. Hazret-i Musa resul idi.
İşte âyet-i kerime mealleri:
(Musa, «Ey Firavun, elbette ben âlemlerin Rabbi tarafından
gönderilmiş bir resulüm» dedi.) [Araf 104] (Sırf bu âyet bile,
onların yalanını çıkarmaya yeter. Hazret-i Musa’ya Tevrat indi, yani
kitap gönderildi. Bunun için kendisine resul deniyor. Peygamber
efendimize de kitap gönderildiği için bir çok âyette resul deniyor.
Resul denilince nebi de içine girdiği için daha çok resul tabiri
geçiyor. Kelime-i şehadette de Resul deniyor. Nebilik daha yüksek
olsa idi o geçer idi.
(Musa'yı mucizelerimizle Firavun ve topluluğuna gönderdik.
Musa, "Ben âlemlerin Rabbinin resulüyüm" dedi.) [Zuhruf 46] (Bu
âyette de, Hazret-i Musa’nın resul olduğunu açıkça bildiriyor.)
Hazret-i Musa da, Peygamber efendimiz gibi, hem resul, hem
de nebi idi. İşte âyet-i kerime meali:
(Kitapta Musa'yı da an; elbette o, muhlis bir kul ve resul
olan nebi idi.) [Meryem 51]
Hazret-i İsa da, kendisine kitap gönderilen resul idi. İşte âyet-i
kerime meali:
(Meryem'in oğlu Mesih [İsa] ancak bir Resuldür.) [Maide 75]
(“Biz, Allah'ın Resulü olan Meryem oğlu İsa'yı öldürdük"
demeleri sebebiyle onları [Yahudileri] lanetledik, rahmetimizden
kovduk.) [Nisa 157]
Kitap sahibi resul olan Musa aleyhisselam, kardeşi Harun’un da
kendisine vezir yani yardımcı olmasını istedi. İşte âyet-i kerime
meali:
(Ya rabbi, ailemden kardeşim Harun’u bana vezir yap, beni
onunla destekle, onu görevimde ortak kıl!) [Taha 29-32]
Allahü teâlâ, onun bu duasını kabul ederek buyuruyor ki:
(Allah, “Ey Musa! İstediğin sana verildi” dedi.) [Taha 36]
(Biz, Musa‘ya Kitab verdik, kardeşi Harun’u da ona vezir
[yardımcı] yaptık.) [Furkan 35]
Kitap verilen resul olan Hazret-i Musa’dır. Hazret-i Harun ise
onun veziri, yani yardımcısıdır. Yardımcısı daha üstün olur mu hiç?
Hazret-i Musa Resul iken, Hazret-i Harun da nebi oldu. İşte âyet-i
kerime meali:
(Rahmetimizden, kardeşi Harun’u bir nebi olarak ona
bağışladık.) [Meryem 53]
Hazret-i Harun, Musa aleyhisselamın getirdiği dini, yani
Museviliği tebliğ eden bir nebi idi.
(Zekeriyya mihrabda namaz kılarken melekler ona, "Allah
sana, Kelimullahı [İsa’yı] doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve
salihlerden bir nebi olarak Yahya'yı müjdeler" diye seslendiler.)
[Al-i İmran 39] (Hazret-i İsa’nın kitap gönderilen bir resul olduğu
yukarıdaki âyetlerde bildirildi. Hazret-i Yahya ise, Hazret-i İsa’nın
getirdiği dini, yani İseviliği tebliğ eden bir nebi idi.)
Bu örneklerde deaçıkça görüldüğü gibi kendisine kitap verilen
peygamberlere Resul denir. Resullerin getirdiği dini tebliğ edenlere
de Nebi denir. Her resul aynı zamanda nebidir. Peygamber
efendimizden sonra, nebi gelmeyecektir. Bir âyet meali şöyledir:
(O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Nebi gelmeyince, Resul hiç gelmez. Çünkü resullük makamı,
nebilikten daha özel ve yüksektir.
Bu âyetlerden sonra, bu konudaki hadis-i şerifleri bildirelim:
(Nübüvvet ve risalet sona ermiştir. Benden sonra nebi de,
resul de yoktur.) [Tirmizi]
(Nebiler benimle son buldu.) [Müslim]
(Resullerin ilki Âdem ve sonuncusu Muhammed’dir.)
[Hakim, Taberani]
(Övünmek için söylemiyorum [hakikati bildiriyorum], ben
mürsellerin [Nebi ve resul olarak gönderilen peygamberlerin]
efendisiyim. Hepsinin sonuncusu ve şefaat edicilerin ilkiyim.)
[Darimi]
(Diğer nebilere göre benim durumum şu misale benzer. Bir
kimse, güzel bir ev yapar, fakat bir kerpici noksandır. Ziyarete
gelen halk, evi beğenir. Yalnız "Şu boşluğa da bir kerpiç
konsaydı" derler. İşte ben o kerpicim. "Hatem-ün-nebiyyin"
yani nebilerin sonuncusu, tamamlayıcısıyım.) [Buhari, Müslim]
(Ya Ali, Musa’nın yanında Harun nasıl idiyse, sen de, benim
yanımda öylesin. Ancak, benden sonra nebi gelmeyecektir.)
[Buhari, Müslim,Tirmizi, İbni Mace, İmam-ı Ahmed, Taberani]
Peygamber efendimiz, sadece zamanının ve Arabistan’ın değil,
kıyamete kadar bütün insanların, bütün dünyanın resulüdür. Bir âyet
meali şöyledir:
(Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak
gönderdik; fakat insanların çoğu bilmez.) [Sebe 28]
Bir hadis-i şerif meali: (Ben bütün insanlara gönderildim.)
[Müslim]
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak,
size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek
aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bekara 151] (Bu âyet de kitabın
nebiye değil, resule geldiğini göstermektedir.)
Kur'an-ı kerimde, Resulullahın son nebi olduğu bildirildikten
sonra, İslam binasının tamamlandığı şöyle açıklanıyor:
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi
tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
Allahü teâlâ, son nebi ve son resulünü gönderip dinini
tamamladığına ve dinde noksan kalmadığına göre artık başka din
ve başka peygamber aramak, Kur’an-ı kerimi inkâr olur.
Nisa suresinin, (Kıssalarını sana bildirmediğimiz resuller de
gönderdik) mealindeki 164. âyeti, resul sayısının Kur’an-ı kerimde
bildirilmediğini göstermektedir.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Nebiler 124 bin, resuller ise 313 tür.) [Hakim]
Bu hadis-i şerif de, kitap getiren resullerin nebilere göre daha az
olduğunu göstermektedir. Nebilerin çok olması, resullerin dinlerini
yaymalarından dolayıdır.
Diğer Peygamberler şefaat etmeyecek mi?
Sual: Kıyamet ve Ahiret kitabında şöyle bir hadis-i şerif var:
“İnsanlar, kıyamette Âdem aleyhisselama gidip, derler ki:
(Sen aziz ve şerif bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yarattı.
Melekleri sana secde ettirdi. Sana kendi ruhundan üfledi. Kaza ve
hesaba başlaması için bize şefaat eyle ki, Allahü teâlâ ne murat
ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emrederse, herkes oraya
gitsin. Her şeyin hâkimi ve Maliki olan Allahü teâlâ, mahlûklarına
dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.
Âdem aleyhisselam buyurur ki:
(Ben Allahü teâlânın yasak ettiği ağacın meyvesinden
yedim. Bu zamanda Allahü teâlâdan utanırım. Siz, Nuh
aleyhisselama gidin.)
Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.
Sonra Nuh aleyhisselama gidip yalvararak derler ki:
(Biz hiç dayanılmayacak bir haldeyiz. Hesabımızın tez
görülmesi için bize şefaat eyle! Şu mahşer cezasından kurtulalım.)
Nuh aleyhisselam onlara der ki:
(Ben Allahü teâlâya dua eyledim. Yeryüzünde ne kadar
insan varsa, o dua sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü
teâlâdan utanırım. Siz, İbrahim aleyhisselama gidin ki, o
Halilullahtır. Belki o size şefaat eder.)
Yine aralarında bin sene daha konuşurlar. Sonra, İbrahim
aleyhisselama gelip derler ki:
(Ey Müslümanların babası! Sen o zatsın ki, Allahü teâlâ, seni
kendine halil, dost eyledi. Bize şefaat eyle! Allahü teâlâ, mahlukat
arasında, hükmünü versin.)
İbrahim aleyhisselam onlara der ki:
(Ben dünyada üç kere kinaye söyledim. Bunları söyleyerek
din yolunda mücadele ettim. Şimdi Allahü teâlâdan bu
makamda şefaat izni istemekten utanırım. Siz Musa
aleyhisselama gidin. Zira Allahü teâlâ onunla konuştu ve
kendisine manevi yakınlık gösterdi. O, sizin için şefaat eder.)
Yine bin sene birbirleriyle istişare ederler. Fakat bu zamanda
halleri gayet güçleşir. Mahşer yeri ise, çok daralır. Sonra Musa
aleyhisselama gelip, derler ki:
(Sen o zatsın ki, Allahü teâlâ seninle konuştu. Sana Tevrat’ı
indirdi. Hesabın başlaması için bize şefaat eyle! Zira burada
durmamız çok uzadı. İzdiham pek ziyadeleşti. Ayaklar birbirleri
üzerine birikti).
Musa aleyhisselam onlara der ki:
(Ben, Allahü teâlâya, Firavun ailesinin senelerce
hoşlanmayacakları şeylerle cezalandırılması için dua ettim.
Sonra gelenlere ibret olmalarını rica eyledim. Şimdi şefaat
etmeye utanırım. Siz İsa aleyhisselama gidin. Size O şefaat
eder.)
Yine aralarında bin sene müşavere ederler. Gittikçe sıkıntıları
daha çoğalır. Sonra İsa aleyhisselama gelip derler ki:
(Sen Allahü teâlânın ruhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ, dünyada
ve ahirette kıymetli bir zat olduğunu bildirdi. Bize Rabbinden şefaat
eyle!)
İsa aleyhisselam buyurur ki:
(Benim kavmim, beni ve annemi Allah’tan başka ilah ittihaz
eylediler. Nasıl şefaat ederim ki, bana da ibadet ettiler. Ve bana
oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler. Fakat, siz gördünüz
mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası olmasın. Ve
ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o nafakaya vasıl
olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammed
aleyhisselama gidin. Zira O, davetini ve şefaatini ümmeti için
hazırladı.)
İsa aleyhisselam, Peygamberimizin daha birçok faziletini anlatır,
hepsi Muhammed aleyhisselama bir an önce kavuşmak ister.
Hemen Muhammed aleyhisselama gelip, derler ki:
(Sen Habibullahsın! Habib ise, vasıtaların en faydalısıdır. Bize
Rabbinden şefaat eyle! Zira Peygamberlerin birincisi olan Âdem
aleyhisselama gittik. Bizi Nuh aleyhisselama gönderdi. Nuh
aleyhisselama gittik. İbrahim aleyhisselama gönderdi. İbrahim
aleyhisselama gittik. Musa aleyhisselama gönderdi. Musa
aleyhisselama gittik. İsa aleyhisselama gönderdi. İsa aleyhisselam
ise, size gönderdi. Ya Resulallah, senden sonra gidecek bir yerimiz
kalmadı.)
Resulullah efendimiz, (Allahü teâlâ izin verir ve razı olursa,
şefaat ederim) buyurup, Allahü teâlânın izni ile şefaat eder.”
Bu duruma göre, Peygamberimiz hariç, diğer Peygamberler
şefaat edemeyecek mi?
CEVAP
Peygamberlerin hepsi şefaat edecektir. Yukarıda bildirilen ilk
şefaat etme durumuyla ilgilidir. Peygamber efendimizden önce hiçbir
Peygamber şefaat etmeyecektir, bu bildiriliyor. Peygamber
efendimizin şefaatinden sonra bütün Peygamberler şefaat edecektir.
Peygamberlerden başka, melekler, Kur’an-ı kerim, mezhep
imamları, âlimler, salihler, evliya, şehitler, akrabalar, din
kardeşlerimiz, hacılar ve daha başkaları şefaat edecektir.
Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak:
1- Mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.
2- Çok kimseyi, sorgusuz, sualsiz Cennete sokacaktır.
3- Azap çekmesi gereken müminleri azaptan kurtaracaktır.
4- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
5- Sevapla günahı eşit olup, Araf’ta bekleyenlerin Cennete
gitmelerine şefaat edecektir.
6- Cennete girmiş olanların derecelerinin yükselmesine şefaat
edecektir.
Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin
şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, sualsiz Cennete
girecektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim]
(Bütün Peygamberler şefaat edecektir.) [Buhari]
(Kıyamette Peygamberler, sonra âlimler ve şehidler şefaat
eder.) [İbni Mace, Deylemi]
(Kıyamette Âdem aleyhisselam bir milyar insana şefaat
eder.) [Taberani]
(Akraba, emanete riayet eden, Peygamberiniz ve din
kardeşleriniz şefaat eder.) [Deylemi]
(Yemin ederim ki, [Hazret-i] Osman, 70 bin kişiye şefaat
edip, Cehenneme gitmekten kurtarır.) [İ. Asakir]
(Kıyamette abid Cennete girer, âlim ise halka şefaat için
bekler.) [İ Maverdi]
(İmamlarınız şefaatçilerinizdir.) [Dare kutni]
(Hacı, yakınlarından 400 kişiye şefaat eder.) [Ramuz]
(Allah indinde Kur’andan daha üstün şefaatçi yoktur. Ne
Peygamber, ne melek, ne de başkası.) [Taberani]
(Kur'an okuyun! Çünkü kıyamette şefaat eder.) [Müslim]
(Kur’an-ı kerim, okuyanlarına, ya şefaat edecek veya
düşman olacaktır.) [Müslim]
(Kıyamette Allahü teâlâ, “Melekler, Peygamberler ve
salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük
rahmetim kaldı” buyurur.) [Buhari]
Görüldüğü gibi Peygamberler de şefaat edecektir. Ancak
şefaatler farklıdır. Akrabamızın veya bir hacının şefaati
Peygamberlerinki gibi şümullü olmaz. Peygamberlerin şefaati de
Peygamber efendimizin şefaati gibi olmaz. Hepsi derece derecedir.
Bu bakımdan bahsettiğiniz hadis-i şerif, yukarıdakilere zıt değildir.
Ülülazm Peygamberler
Sual: Kelimullah ile kelimetullah aynı mıdır? Hazret-i İsa’ya
niçin ruhullah denmiştir? Âdem safiyullah deniyor? Bunlar ne
anlama geliyor?
CEVAP
Önce Ülülazm Peygamberlere verilen unvanları bildirelim:
Muhammed aleyhisselama Habibullah denir.
İbrahim aleyhisselama Halilullah denir.
Musa aleyhisselama Kelimullah denir.
İsa aleyhisselama Ruhullah denir. Kelimetullah da denir.
Âdem aleyhisselama Safiyullah denir.
Nuh aleyhisselama Neciyullah denir.
Bu altı Peygamber, diğer Peygamberlerden daha üstündür.
Bunlara Ülülazm denir. Hepsinin üstünü Peygamber efendimiz
Muhammed aleyhisselamdır.
Habibullah, Allahü teâlânın sevgilisi demektir. Çünkü en çok
Onu seviyordu. Kâinatı Onun için yarattı.
Kelimullah, Allahü teâlânın kendisi ile konuştuğu kimse
demektir. Kelim, kendisine söz söylenen, kendisiyle konuşulan
demektir.
Kelimetullah, Allahü teâlânın kelimesi demektir. Kelime,
burada ruh anlamındadır, bir de hikmetli söz anlamındadır. İsa
aleyhisselam için kullanılan ruhullah veya kelimetullah, Allah’ın
ruhundan üfleyerek babasız meydana getirdiği kimse anlamındadır.
Bir de Allah’ın hikmetli sözlerini bildiren, anlatan anlamındadır.
Kelime ile kelim ifadesini karıştırmamalıdır.
Halilullah, Allahü teâlânın dostu demektir. Çünkü bunun
kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka, hiçbir mahlukun
sevgisi yoktu.
Safiyullah, Allahü teâlânın ihsanı ile seçilmiş olarak yaratılmış
temiz kimse demektir.
Neciyullah, hep Allahü teâlâ ile meşgul olan, ilahi feyizlerle
sevinç bulan kimse demektir.
Peygamber efendimiz hariç diğerleri bir kavme bir millete
gönderildi. Peygamber efendimiz ise bütün âlemlere gönderildi.
Diğer peygamberlerin hepsi, Muhammed aleyhisselamın geleceğini,
kendi ümmetlerine müjdelediler. Miracda hepsine imam olup namaz
kıldırdı.
İlk insan ve ilk Peygamber
Sual: (Âdem ve Havva ilk insan değildir. Biz, başka
mahlûklardan türedik) diyenler çıkıyor. Bu sözün ilmi bir değeri var
mıdır?
CEVAP
Bu söz; akılla, mantıkla, ilimle bağdaşmaz. Herkes Hazret-i
Âdem’in neslinden gelmiştir. Kur’an-ı kerimde, Allahü teâlâ,
insanlara hitap ederken, (Ya beni Âdem’e = Ey Âdemoğulları)
buyuruyor. [Araf 26, 27, 31, 35, Yasin 60]
Bu husustaki âyet-i kerime mealleri şöyledir:
(Rabbin, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği
zaman, melekler, “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek
kimseler mi yaratacaksın?" dediler. “Ben sizin bilmediklerinizi
bilirim” buyurdu. Âdem’e bütün eşyaların isimlerini [neye
yaradıklarını, ilmini, sanatını] öğretti, sonra meleklere, “Siz de
biliyorsanız söyleyin” buyurdu. Melekler, “Senin bize
öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur”dediler. Âdem’e, “Her
şeyin ismini [ne işe yaradığını] söyle buyurdu. Âdem de, hepsini
söyleyince, Rabbin, “Ben göklerde ve yerde, görülmeyen, gizli
açık her şeyi bilirim demedim mi” buyurdu.) [Bekara 30-33]
(Ey Âdemoğulları, şeytan, ana-babanızı [Hazret-i Havva ile
Hazret-i Âdem’i], Cennetten çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın.)
[Araf 27]
(Sizi bir tek nefisten, candan [Âdem aleyhisselamdan], ondan
da eşini [Havva validemizi] yaratan Allah’tır.) [Araf 189, Zümer 6]
İnsanlar bir kişiden, Hazret-i Âdem’den yaratılmıştır. (Nisa 1,
Enam 98)
İlk insan topraktan, nesli nutfeden yaratıldı. (Fatır 11, Hac 5,
Kehf 37, Mümin 67)
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı yeryüzünün her
tarafından alınan topraklardan yarattı. Bu sebeple neslinden,
siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu
renkler arasında bulunanlar da oldu. Kimi yumuşak, kimi sert,
kimi de temiz oldu.) [Ebu Davud]
(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı yarattıktan sonra, “Git şu
meleklere selam ver. İşte senin ve neslinin selamlaşması böyle
olacaktır” buyurdu.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, Cehennemdeki azabı en hafif olana
"Dünyadaki her şey senin olsaydı, Cehennemden kurtulmak
için onları feda eder miydin?" buyurur. O da "Evet" der. "Sen
Âdem’in sulbünde iken, çok az şey istedim, şirk etme dedim.
Ama sen şirk ettin” buyurur.) [Hâkim]
(Hazret-i Âdem’e kadar olan soyumda, zina eden hiç kimse
yoktur. Hepsi temizdir.) [İbni Sa’d]
(Hazret-i Âdem’den babama kadar hep nikâhlı ana-babadan
geldim.) [Deylemi]
(Yecüc ve Mecüc de, Âdem aleyhisselamın neslindendir.)
[Beyheki]
(Hepiniz Âdem aleyhisselamın çocuklarısınız.) [Bezzar]
Bu delillerden sonra, (Biz Âdem’den değil, maymundan, başka
mahlûktan geldik) diyerek insanlığı hazmedemeyene, gözü
hayvanlıkta olana, kim, ne anlatabilir ki?
Sual: Âdem, İdris ve Şit aleyhimüsselamın peygamberliklerinde
şüphe var mı?
CEVAP
Hayır yoktur. İdris aleyhisselam, Şit aleyhisselamın
torunlarındandır. Hazret-i Şit, Hazret-i Âdem’in oğludur. Şit
aleyhisselamın Peygamber olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Diğer
ikisinin Kur’an-ı kerimde Peygamber olarak isimleri geçmektedir.
Bunları inkâr, Kur’an-ı kerimi inkâr olur. Kur’an-ı kerim tevili
imkansız bir şekilde şöyle bildiriyor:
(İdris de sadık [özü sözü doğru] bir nebi idi.) [Meryem 56]
Her âyeti inkâr gibi, bu âyeti de inkâr küfürdür. Hazret-i İdris’in
Peygamber olduğu hadis-i şerif ile de sabittir. Bu husustaki iki hadisi
şerif meali:
(Miracta, ikinci göğe vardık. Cibril, bekçisine “Kapıyı aç”
dedi. Melek Ona dünya semasının bekçisininkine benzer
sorular sordu. Hazret-i İdris’e uğradığımda bana şöyle dedi:
“Merhaba ey salih Peygamber ve salih kardeş.” Ben “Bu kim?”
diye sordum. Cebrail, “Bu İdris Peygamberdir” dedi.) [Buhari,
Müslim, İ. Ahmed]
(Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise Muhammed’dir. İsrail
oğullarının nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa’dır. Kalem ile
yazan ilk Peygamber ise İdris’tir.) [Hakim-i Tirmizi]
Âdem aleyhisselamın ilk insan ve ilk Peygamber olduğu da
bütün kitaplarda yazılıdır. Kur’an-ı kerimde de mealen buyuruluyor
ki:
(Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem‘i, Nuh’u,
İbrahim ailesi ile İmran ailesini [Peygamber] seçip âlemlere
üstün kıldı.) [Al-i imran 33]
(İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği
Peygamberlerden Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide]
taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in soyundan, doğruya
ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.) [Meryem 58]
Âdem aleyhisselamın ilk Peygamber olduğunu bildiren bir
hadis-i şerif de şöyledir:
(Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselamdır.) [Taberani]
İmam-ı a’zam hazretleri de buyuruyor ki:
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed
aleyhisselamdır. (Fıkh-ı ekber)
Hazret-i Âdem’in üstünlüğü
Sual: İki âyet meali şöyledir:
(Nebilerden [Yalnız Allah’a kulluk ve ümmetlerini buna davet
edeceklerine dair] söz almıştık. Senden, Nuh, İbrahim, Musa ve
Meryem oğlu İsa'dan misak [sözüne sâdık olan o resullerden,
ahitlerinde duracaklarına dair sağlam söz] aldık.) [Ahzab 7]
(O, Dîni doğru tutun [Allah’ı bir tanıyın, ona itaat edin,
peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe inanın, mümin ve
Müslüman olun], ayrılığa düşmeyin diye dinden [iman
esaslarından] Nuh’a emrettiğini sana da [senin ümmetine de] din
olarak emretti. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vahyedilenleri, sizin
için de din kıldı.) [Şura 13]
Bu âyetler, bu beş peygambere gelen dinin aynı olduğunu ve
ülülazm peygamberlerin beş olduğunu, Hazret-i Âdem’in ülülazm
peygamber olmadığını göstermiyor mu?
CEVAP
Hayır. Sadece iki âyet alınmaz. Bir âyet, başka âyetlerle
açıklanabilir. Bu âyetler, her peygamberin getirdiği dinin, iman
esasları yönünden aynı olduğunu gösteriyor. Yani, diğer dinler kötü
insanlar tarafından bozulmadan önce Âmentü’nün esasları bütün
dinlerde aynı idi. Seçilmişlerden olan Hazret-i Âdem ile ilgili üç âyet-i
kerime meali:
(Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ve İmran ailesini âlemlere
seçkin kıldı.) [Al-i İmran 33]
(Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere
gösterdi. “Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini
bana söyleyin” dedi.) [Bekara 31]
(Sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, “Âdem’e
secde edin” dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, o secde
edenlerden olmadı.) [Araf 11]
Bu âyetlerde, Hazret-i Âdem’in âlemlere tercih edilenler
arasında, meleklerden daha üstün olduğu, Meleklerin kendisine
secde ettiği ve eşyanın mahiyetini bildiği açıklanıyor. Kur’an-ı
kerimde, Peygamber gönderilmeyen kavme azap yapılmayacağı ve
Hazret-i Âdem’in oğlu Kabil’in cehennemlik olduğu bildiriliyor. Bu
âyetler de Hazret-i Âdem’in peygamber olduğunu göstermektedir.
Hazret-i Âdem ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
(Resullerin ilki Âdem ve sonuncusu Muhammed’dir. Beni
İsrail nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa’dır.) [Hakîm-i
Tirmizi]
(Âdem, Allahü teâlâ ile konuşan bir nebidir.) [Hâkim,
Beyheki]
(Allahü teâlâ, Âdem’i kudret eliyle Cuma günü yaratıp
ruhundan nefhetti.) [Müslim]
(Allahü teâlânın indinde günlerin seyyidi Cumadır, kurban
ve Ramazan bayramı gününden de kıymetlidir. Cuma gününün
beş hasletinden biri; Allah, Âdem’i Cuma günü yarattı. Dünyaya
o gün indirildi, o gün vefat etti.) [Buhari, İ. Ahmed]
(Musa, “Ya Rabbi, Âdem sana nasıl şükretti?” dedi. Allahü
teâlâ buyurdu ki: “Başına gelenin benden olduğunu bildi. Bu
onun şükrü oldu.”) [Hakîm-i Tirmizi]
(Allahü teâlâ Âdem’e her şeyin sanatını öğretti. Cennet
meyvelerinden ona rızk verdi. Dünya meyveleri bozulur, Cennet
meyveleri bozulmaz.) [Taberani]
(Her gün üç kere, “Selâvatullahi alâ Âdeme” diyenin bütün
günahları affolur ve Cennette Âdem aleyhisselama arkadaş
olur.) [Deylemi]
(Âdem ile Musa Rableri nezdinde münazara etti, Âdem
Musa’ya galip geldi.) [Buhari, Müslim]
Hazret-i Âdem ülülazm bir peygamberdir. (İtikadname, Ahlak-i
alai)
İlk peygamberi inkâr
Sual: Bazıları Hazret-i Âdem’in ilk peygamber olduğunu inkâr
ediyorlar. Oğlu Kabil’in cehennemlik olması, Hazret-i Âdem’in ilk
Resul olduğunun başka bir delili değil midir?
CEVAP
Elbette öyledir. Allah’ın emrini kabul etmeyen Kabil’in,
cehennemlik olması, babasının peygamber olduğunu
göstermektedir. Çünkü Allahü teâlâ bir peygamber gönderip, dinini
bildirmeden insanları mesul tutup, yaptıklarından dolayı cehenneme
atmaz. Bir âyet meali:
(Biz, [helal ve haramları bildiren] bir resul göndermeden önce
azap etmeyiz.) [İsra 15]
Hazret-i Âdem gibi, İdris aleyhisselamın da peygamberliğini
inkâr edenler var. Hazret-i İdris, Şit peygamberin torunlarından,
kendisine 30 suhuf indirilen bir peygamberdir:
(İdris de sadık [özü sözü doğru] bir nebi idi.) [Meryem 56]
Üç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Miracda, ikinci gökte iken Cebrail, “Bu İdris Peygamberdir”
dedi.) [Buhari, Müslim]
(Resullerin ilki Âdem, sonuncusu Muhammed’dir. Kalemle
yazan ilk nebi İdris’tir.) [Hakîm]
(Nebilerin ilki Âdem aleyhisselamdır.) [Taberani]
Hazret-i Âdem, ilk peygamberdir. İki âyet meali:
(Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u,
İbrahim ailesi ile İmran ailesini [peygamber] seçip âlemlere
üstün kıldı.) [Al-i İmran 33]
(İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği nebilerden
Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide] taşıdıklarımızdan,
İbrahim ve İsrail’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin
kıldığımız kimselerdendir.) [Meryem 58]
Resullerin ilki Âdem, sonuncusu Muhammed’dir
[aleyhimesselam] (İmam-ı a’zam - Fıkh-ı ekber)
Kabil’in katil olması
Sual: Hazret-i Âdem’in oğlu Kabil, niçin, kardeşi Habil’i öldürdü?
CEVAP
Hazret-i Havva bir kız, bir erkek doğururdu. Kabil ile doğan kız
[Eklima] çok güzeldi. Kabil bu kardeşi ile evlenmek istedi. Hazret-i
Âdem, (Allah’ın emri böyle. Sen kardeşin Eklima ile evlenemezsin.
Eğer bana inanmazsan, Habil ile Allah’a birer kurban kesin,
hanginizin kurbanı kabul olursa Eklima ile o evlenir.) dedi.
Sürü sahibi Habil, bir koç, çiftçi olan Kabil de, bir demet buğday
başağı ortaya koydu. Kabul olan kurbanı gökten bir ateş inip
yakardı. Gökten inen ateş, Habil’in kurbanını yaktı. Başak demetine
bir şey olmadı. Kabil, buna kızıp, Habil’i öldürdü.
Bu olay Kur’an-ı kerimde mealen şöyle bildiriliyor:
(Onlara, Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini anlat:
Hani birer kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul
edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. [Kurbanı kabul
edilmeyen Kabil, kıskançlık yüzünden, kardeşi Habil’e], “Andolsun
seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de dedi ki: “Allah ancak takvâ
sahiplerinden kabul eder. Andolsun ki sen, öldürmek için bana
elini uzatsan da ben öldürmek için sana el uzatacak değilim.
Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah‘tan korkarım. Sen, hem benim
günahımı hem de [beni öldürmek, Allahü teâlâya ve babamıza
isyan ederek işlediğin] kendi günahını yüklenip ateşe
atılacaklardan olursun, zalimlerin cezası işte budur.” Bunun
üzerine, [Kabil, bir insan nasıl öldürülür bilmiyordu, ilk insan
öldürülecekti. İblisin, bir kuşun başına taş vurarak öldürdüğünü
görüp] nefsine uyup kardeşini [başına taş ile] öldürerek, hüsrana
[cehenneme giderek büyük zarara] uğrayanlardan oldu. [Kabil,
ölünün gömüleceğini bilmiyordu.] Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl
gömeceğini göstermek üzere, ona [ölü kargayı gömmek için] yeri
eşeleyen bir karga gönderdi. [Kabil] “Bana yazıklar olsun!
Kardeşimin ölüsünü gömmek için bu karga kadar olmaktan aciz
kaldım” dedi.) [Maide 27-31]
Eski devirler
Sual: Eski devirdeki insanlara ne olmuş? Dinozorlar gibi güçlü
ve dayanıklı hayvanların bile kurtulamadığı buzul çağından kurtulup
nasıl nesillerini devam ettirmişler?
CEVAP
Herkes Âdem aleyhisselamdan geldiğine göre, demek ki
kurtulup gelmiştir. Allah için bu zor değildir. Yoktan var eden, var
olanı koruyamaz mı?
Korkunç kertenkele anlamına gelen dinozorlar hakkında kesin
bilgiler yoktur. Neden nesillerinin tükendiği kesin bilinmemektedir.
İnsanlar yaşayabilir de, hayvanların yaşayamayacağı bir ortam
olabilir. Tahminler üzerine, yani hayali zemin üzerine bina kurulmaz.
Rabbiniz değil miyim?
Sual: (Allah bütün insanlara, ben sizin Rabbiniz değil miyim
diye sorduğu zaman, kâfir olanlar evet demedi) deniyor. O zaman,
hepsi evet dememiş miydi?
CEVAP
Evet, hepsi evet demişti. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Kıyamette, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye,
Rabbin Âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkardı, onları
kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?” [Onlar da,] “Evet, [buna] şahit olduk” dediler.) [Araf 172]
İmam-ı Gazali hazretleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, onlara, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)
buyurdu. Hepsi, (Rabbimizsin, biz buna şahidiz) dediler. Allahü
teâlâ, melekleri ve Âdem aleyhisselamı da şahit tuttu ki, onlar Allahü
teâlânın Rab olduğunu ikrar ettiler. (Kıyamet ve Ahiret)
Hazret-i Havva
Sual: Bazı Hıristiyanlar, Hazret-i Âdem’in, Hazret-i Havva’dan
önce başka bir eşi daha olduğunu söylüyorlar. Böyle bir şey olabilir
mi?
CEVAP
Bu, evrimci Hıristiyanların uydurmasıdır. Tahrif edilmiş olan
İncillerde bile, böyle uydurma şey yazılı değildir. Bazı evrimciler de,
hiçbir vesikaya dayanmadan, maymun veya ayıdan türediklerini
söylüyorlar. Hâlbuki Allahü teâlâ, bütün insanları Hazret-i Âdem’le
eşi Hazret-i Havva’dan meydana getirdi. Kur'an-ı kerimde, bu husus
açıkça bildirildi. Üç âyet-i kerime meali:
(Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden,
ikisinden de, birçok erkek ve kadın yaratan Rabbinizden
korkun.) [Nisa 1]
(Sizi bir tek candan [Âdem’den], ondan da eşini [Havva’yı]
yaratan Allah’tır.) [Araf 189]
(Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık.
Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık.)
[Hucurat 13]
Hazret-i Âdem ve kan grupları
Sual: Bir yazar, (Kur'anda bütün insanların Âdem ile Havva'dan
yaratıldığı şeklinde bir söylem yoktur. Allah, ilk hücreyi yaratıp bütün
canlıları bu hücreden yaratmıştır. Değişik kıtalarda insanların
evrimleşerek yaratılış aşamalarına gelindiğinde Allah, kudreti ile
çeşitli insanlar yaratmış olabilir. Bir tek ana babadan gelindi denirse,
kan gruplarının ve deri renklerinin farklılığı izah edilemez. Hiç iki
kişiden dört kan grubu meydana çıkar mı? İki insandan siyah,
beyaz, sarı renkli çocuklar olur mu? Âyetlerde, insanın aşamalardan
geçip evrimleşerek yaratıldığı bildirilmektedir) diyerek hem
insanoğlunun Hazret-i Âdem’den geldiğini inkâr etmekte, hem de
evrimden söz etmektedir. Bu iddiaya nasıl bir cevap verilebilir?
CEVAP
Bu kimselere göre, sanki Peygamber efendimiz hiç dünyaya
gelmedi, hiçbir âyeti açıklamadı. Kasten Resulullahın açıklamalarına
hiç yer verilmemektedir. Sanki bu dinin sahibi, peygamberi yok. Her
kafadan bir sesin çıkması normal mi? Ne diye Resulullahın
açıklaması ve vârisleri olan müfessir âlimlerin nakli alınmaz ki?
Şimdi Kur’an-ı kerime bakalım:
(Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden,
ikisinden de birçok erkek ve kadın yaratan Rabbinizden
korkun.) [Nisa 1]
(Sizi bir tek candan [Âdem’den], ondan da eşini [Havva’yı]
yaratan Allah’tır.) [Araf 189]
(Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık.
Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık.)
[Hucurat 13]
(Allah, birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u,
İbrahim ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.) [Âl-i İmran
33]
(Ey Âdemoğulları, şeytan, ana-babanızı, Cennetten
çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın.) [Araf 27] [İlk ana babamızın
Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva olduğunu kâfirler dahil herkes
bilir.]
(Allah indinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir.
Allah onu [Âdem’i] topraktan yarattı. Sonra ona ol dedi ve
oluverdi.) [Âl-i İmran 59]
Allahü teâlâ, insanlara hitap ederken buyuruyor ki: (Ya benî
Âdem’e = Ey Âdemoğulları) [Araf 26, 27, 31, 35, 172] (Bu âyetler de
herkesin Hazret-i Âdem’in neslinden geldiğini göstermektedir.)
(Velekad keremnâ benî Âdem’e = Âdemoğullarını şerefli
kıldık) [İsra 70] Bu âyet de, insanların Hazret-i Âdem’den geldiğini
göstermektedir.
İlk insan çamurdan, nesli, nutfeden yaratıldı; nutfe, çeşitli
devrelerden sonra et, kemik ve insan haline geldi. (Müminun 12-14,
Secde 7-9, Hac 5, Mümin 67) Yazar, bu devrelere, evrim aşaması
diyor.
Şimdi de kan gruplarına gelelim:
Yazar biyoloji bilmeyebilir. Ama bilen birisine soramaz mıydı?
Sordu da kasten mi yanlış yazıyor? Biyologlar diyor ki:
Çocuğun kan grubu ana-babasına benzemeyebilir: Çocuğun
kan grubu, baba veya anasınınkine benzer. Bazen her ikisine de
benzer veya her ikisine de benzemez. Eğer çocuğun kan grubu,
ana-babasının kan grubundan başka türlü olmasaydı, yeryüzünde
yalnız iki çeşit kan grubu bulunurdu. Çünkü bütün insanlar, bir
erkekle bir kadından meydana gelmişlerdir.
Âdem aleyhisselamın kan grubu (A), Hazret-i Havva validemizin
kan grubu (B) veya tersi ise; (A) grubunda, (B) grubunda ve (AB)
grubunda çocukları olacağı gibi, 0 (Sıfır) grubunda da çocukları
olabilir. Çünkü A ve B kan grupları ya saf (homozigot-AA veya BB)
veya melez (heterozigot-A0 veya B0) olur.
Saf A ve saf B kan gruplu anne babanın çocukları her zaman
saf A ve saf B şeklinde olur. Hazret-i Âdem aleyhisselam ve Hazreti
Havva validemizin kan grupları saf A ve saf B olsaydı bütün
insanların kan grupları yalnız A, B veya AB şeklinde olurdu. Fakat
kan grupları melez (A0 ve B0) olduğu takdirde şimdiki gibi her çeşit
(A, B, AB, 0) kan gruplu insanlar olurdu. Çünkü heterozigot (melez)
A ve B kan gruplarının genotip yapısının yarısı 0 (Sıfır) geni taşır.
Yani A’nın genetik yapısı A0 ve B’nin ki B0 şeklindedir. Rh
faktörüne göre de (Rh+) ve (Rh-) olmak üzere iki tip kan grubu
mevcuttur. (Rh+) de saf (RhRh) veya melez (Rhrh) şeklindedir.
(Rh-) ise daima saf (rhrh) halde bulunur.
Melez (Rh+) anne babanın çocukları hem (Rh+) hem de (Rh-)
doğabilir. O halde melez (Rh+) ve melez (A) ve melez (B) kan
gruplu anne babadan; (Rh+), (Rh-), (A), (B), (AB), (0) kan gruplu
çocuklar doğabilir. Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva validemizin kan
grupları (Rh+), (A), (B) olduğu takdirde de günümüzdeki gibi her
çeşit kan grubu ortaya çıkabilir. Yani birinin (Rh+), diğerinin (Rh-)
olmasına lüzum yoktur.
Önceki yıllarda ÖSS Biyoloji sorularından birinde hangi annebabanın
kan grubundan her çeşit kan grubu çocukları doğabilir
şeklinde bir soru çıkmıştı. Bugün adli tıpta da, babalık tespitinde de
kan grupları önemli rol oynamaktadır.
Hamilelik, lohusalık, narkoz, radyoterapi ve arsenikli ilaçlar
bazen kan grubunu değiştirir. Bir insanın kan grubu değişince
anasının da, babasının da kan grubuna benzemeyebilir. Bu
bakımdan da aynı anne-babadan meydana gelen çocukların kan
grupları iki çeşit değildir. Kan grupları sistemler şeklinde
incelenmektedir. Mesela, AB0, Rh sistemi gibi başka kan grubu
sistemleri de bilinmektedir. Daha başka bilinmeyenlerin de
bulunduğu söylenmektedir. Her kan grubu sistemi, diğer
sistemlerden müstakil olarak çalışmaktadır. Tıbbi tatbikatta, yani
hastalık ve tedaviyi ilgilendiren kan grubu uyuşmazlıklarında
herkesin bildiği yukarıdaki AB0 ve Rh sistemleri önemlidir.
Dört çeşit kan grubu
AB0 sisteminde dört çeşit kan grubu vardır:
1- Sıfır (0) grubunda, kişiler 0 ve 0 genlerini (00) taşır ve
homozigottur. (İki geni aynı).
2- A grubundakinin genleri, A ve 0’dır (A0) (Heterozigot = iki
geni farklı = melez), veya A ve A’dır (AA) (Homozigot = saf).
3- B grubundakiler, ya B ve B’dir (BB) (Homozigot) veya B ve
0’dır (B0) (Heterozigot).
4- AB grubundakinin genleri ise, A ve B’dir (AB) (Heterozigot).
Mesela, A grubundaki heterozigot (A0) bir erkeğin toplam
sperm sayısının yarısı A, yarısı da 0 genini taşır. Mesela 500 adet
sperminin 250 adeti (A), diğer 250 adeti ise (0) genini taşır. B
grubundaki heterozigot (B0) bir dişinin toplam yumurta sayısının
yarısı B, yarısı da 0 genini taşır. Bu vasfa hâiz kimseler,
evlendiklerinde, AB0 sisteminin dört grubunda da, yani A, B, AB, 0
gruplarında da çocukları olabilir.
Bunu açıklayalım:
1- Birinin A genini taşıyan yumurta veya sperm, diğerinin 0
genini taşıyan üreme elemanı ile bir embriyon yaparsa bundan A
grubunda (A0) çocuk olur.
2- B geni 0 ile birleşince B grubunda (B0),
3- A geni B geni ile birleşince AB grubunda,
4- 0 geni 0 geni ile birleşince 0 grubunda (00) çocuk veya
çocuklar olur.
Rh sisteminde de Rh (+) olan bir kimse, heterozigot ise, yani
genlerinden biri (+), diğeri (-) ise, kan grubu Rh (-) olan biri ile
evlenince, çocukların kan grubu Rh (+) da olabilir, Rh (-) de olabilir.
Heterozigot Rh (+) iki birey evlendiklerinde de hem Rh (+) hem de
Rh (-) çocukları olabilir.
Yukarıdaki sistemde genlerin A, B ve (+) genleri, 0 ve (-)
genlere karşı baskın (dominant) olup, onların özelliklerini örter (yani
gizler).
Diğer kan grubu sistemlerinde de durum böyledir.
Hazret-i Nuh ve tufan
Sual: Nuh aleyhisselama ikinci baba denilmesinin sebebi nedir?
CEVAP
Nuh aleyhisselam zamanında Tufan olup, bütün dünyayı su
kapladı. Yeryüzünde bulunan insanların ve hayvanların hepsi
boğuldu. Fakat, Nuh aleyhisselam ile gemide bulunan müminler
kurtuldu. Nuh aleyhisselam gemiye binerken, her hayvandan birer
çift almış olduğundan, hayvanlar da, bunlardan üredi.
Nuh aleyhisselamın gemide üç oğlu vardı: Sam, Yafes ve Ham.
Şimdi yer yüzünde bulunan insanlar, bu üçünün soyundandır.
Bunun için, Nuh aleyhisselama ikinci baba denir.
Sual: Nuh aleyhisselamın kıssasını anlatır mısınız?
CEVAP
Hud suresindeki Hazret-i Nuh’un kıssasının özeti şöyle:
Hazret-i Nuh kavmine dedi ki :
- Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah’tan başkasına
kulluk etmeyin!
İnkârcıların ileri gelenleri dediler ki:
- Sen de bizim gibi bir insansın. Senin bizden bir üstünlüğün
yoktur. Sen yalan söylüyorsun. Sonra sana uyanlar alt tabaka
insanlardır.
- Ey kavmim! Rabbim bana Peygamberlik vermişse, ne
diyeceksiniz?
- Hayır yâ Nuh, sen, bizimle mücadelede çok ileri gittin.
Peygamber isen, sözün doğru ise, artık tehdit ettiğin azabı getir!
- Allah dilerse bela getirir. O, bela göndermekten aciz
değildir.
Allahü teâlâ, Hazret-i Nuh’a, bir gemi yapmasını emredip, (Sana
inananlardan başkası suda boğulacaktır) buyurdu. Denizden
uzak, kırsal bir yerde, gemiyi yaparken, inkârcıların ileri gelenleri,
yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. Gemi üç kat olarak yapıldı.
Üst kata inananlar, ikinci kata evcil hayvanlar, alt kata ise vahşi
hayvanlar kondu.
Allah’ın emri geldi. Buharlı gemi çalışmaya başlayınca, yarısı
erkek, yarısı kadın olmak üzere 72 mümin ile, her cinsten birer çift
hayvan gemiye alındı. Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları
götürürken, Hazret-i Nuh, dağa tırmanan oğlu Kenan’a dedi ki:
- Ey oğulcuğum, bizimle beraber gel, kâfirlerden olma!
- Dağa çıkar, sudan kurtulurum.
- Bugün mümin olmayan kurtulamaz.
Aralarına dalga girdi, oğlu da boğuldu.
Altı ay kadar su üstünde kaldıktan sonra, yere, “Suyunu yut”,
göğe de, “Suyunu tut” denildi. Sular çekildi; gemi de Cudi dağının
üzerine yerleşti. [Nuh aleyhisselam, 40 yaşında peygamber oldu.
950 yıl kavmine nasihat etti. Tufandan sonra da 50 yıl yaşadı.]
Hazret-i Nuh dedi ki:
- Ya Rabbi, benim ailemden olanları kurtaracaktın. Senin
vaadin haktır. Vaadinden dönmezsin. Benim oğlum suda
boğuldu.
- Ey Nuh! O oğlun, kötü bir iş işlediği için, senin ailenden
sayılmaz. Ailenden olanları kurtardım.
Görüldüğü gibi, bir müslümanın dinsiz oğlu, onun ailesinden
sayılmıyor. Dinsize miras da düşmez. Müslüman evladı olduğu
halde, farzlara, mesela namaza önem vermeyen, günah işleyince
pişman olmayan mürted olur, müslümandan miras alamaz. Babası
sahip çıkmayan veled-i zina, babasına vâris olamaz. (Redd-ülmuhtar)
Hazret-i Nuh’un gemisi
Sual: Nuh’un gemisine, 6 milyon hayvan türü, her türden de
birer çift nasıl sığdı?
CEVAP
Bu hayvan türleri içinde, bit, pire, sinek gibi küçük hayvanlar
çoğunluktaydı. Büyük hayvanlar bildiğimiz hayvanlardır. Onların
sayısı da yüzü geçmez. Gemi çok büyüktü, aylarca, hatta yıllarca
imal edildi. 6 değil, 12 milyon hayvan türünü bile içine alacak
kapasitedeydi. Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilemez.
Sual: Tufandan sonra, bütün insanlar sadece Hazret-i Nuh’un
çocuklarından mı meydana geldi?
CEVAP
Evet, sadece Hazret-i Nuh’un çocuklarından meydana geldi.
Hazret-i İbrahim ve Azer
Sual: Azer, Hazret-i İbrahim’in babası mı idi?
CEVAP
Peygamber efendimizin bütün dedelerinin temiz bir mümin
olduğu, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle sabittir. Bunun aksini
söylemek, bu husustaki nassları inkâr olur.
Tevbe suresinin 28. âyet-i kerimesinde müşriklerin necis, yani
pis olduğu bildiriliyor. Peygamber efendimiz de bütün dedelerinin
temiz olduğunu bildiriyor. Şuara suresinde (Vetekallübeke
fissacidin) buyuruluyor. Yani mealen, (Sen, yani senin nurun, hep
secde edenlerden dolaştırılıp, sana inkılab etmiş, ulaşmıştır)
demektir. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken,
bütün ana-babalarının mümin olduğunu bildirmişlerdir. Mevahib-i
ledünniyye kitabının başında, bütün dedelerinin temiz birer mümin
olduğunu bildiren hadis-i şerifler nakledildikten sonra buyuruluyor ki:
(İbni Abbas hazretleri buyuruyor ki:
"Seni bir Peygamberin neslinden diğer bir Peygamberin nesline
naklettim. Yani senin soyun Peygamberler silsilesidir. Bir babanın iki
oğlu olsa, Peygamberlik hangisinde ise, Resulullah ondan gelmiş
demektir.")
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her asırdaki insanların en iyilerinden dünyaya getirildim.)
[Buhari]
(Allahü teâlâ, İsmail evladından, Kinaneyi ve onun
sülalesinden Kureyşi beğendi, seçti. Kureyş evladından da,
Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti.) [Müslim]
(En iyi insanlardan vücuda geldim. Silsilem, en iyi
insanlardır.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ, Arabistan’daki seçilmişlerden beni seçti. Beni
her zamandaki insanların en iyilerinde bulundurdu.) [Taberani]
(Dedelerimin hiçbiri zina etmedi. En iyi babalardan, temiz
analardan geldim. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben
bunların, en iyisinde bulunurdum.) [Mevahib]
(Hazret-i Âdem’den babama kadar hep nikahlı ana-babadan
geldim. Ben ecdat olarak sizin en hayırlınızım.) [Deylemi]
(Soy bakımından da insanların en şereflisiyim. Öğünmek
için söylemiyorum.) [Deylemi]
[Yani (Hakikati bildiriyorum, hakikati bildirmek vazifemdir,
bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum) demektir.]
Bu hadis-i şerifler ve Şuara suresindeki âyet-i kerime,
Peygamber efendimizin bütün dedelerinin temiz bir mümin olduğunu
göstermektedir. Kâfirler pis olduğuna göre, Hazret-i İbrahim’in
babasının kâfir olması mümkün değildir.
Molla Cami hazretleri buyuruyor ki:
(Muhammed aleyhisselamın zerresini taşıdığı için, Hazret-i
Âdem’in alnında nur parlıyordu. Bu zerre, Hazret-i Havva’ya ve
ondan Hazret-i Şit’e ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara
ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. O nur da, zerre ile
birlikte, alınlardan alınlara geçti.) [Şevahid]
Bu nur, kâfire geçmediği gibi, zina gibi bir günah işleyen
mümine bile geçmiyordu. Bu bakımdan da Azer, Hazret-i İbrahim’in
babası değildi. [Hazret-i İbrahim’in babasının ismi Taruh idi.]
Amcası ve üvey babası idi
Enam suresinin 74. âyetinde, (İbrahim, babası Azer’e dediği
zaman...) buyuruluyor. Burada Azer kelimesi, baba kelimesinin atf-ı
beyanı olduğu Beydavi tefsirinde yazılıdır. Bir kimsenin iki ismi olup,
birlikte söylenince, birinin meşhur olmadığı, ikincinin meşhur olduğu
anlaşılır. Meşhur olmayan birincisindeki kapalılığı açıklamak için
ikincisi söylenir. Bu ikincisine atf-ı beyan denir.
Hazret-i İbrahim iki kimseye baba demektedir. Birisi kendi
babası, diğeri de üvey babası ve amcası olan kimsedir. İcaz,
belagat ve fesahat kaidelerine göre, âyet-i kerimenin manası,
(İbrahim, ismi Azer olan babasına dediği zaman) demektir. Böyle
olmasaydı, sadece (Azer’e dediği zaman) veya (Babasına dediği
zaman) demek yetişirdi. Eğer Azer kendi öz babası olsaydı Babası
kelimesi fazla olurdu. Türkçe’de bile (Babam Ali geliyor) denmez,
(Babam geliyor) denir.
Kur’an-ı kerimde amcaya baba denilmektedir. Hazret-i İsmail,
Hazret-i Yakub’un amcasıdır. Fakat Kur’an-ı kerimde (Amcan İsmail)
denmiyor, (Baban İsmail) deniyor. Çocukları, Hazret-i Yakub’a
(Babaların İbrahim ve İsmail ve İshak...) diyor. (Bekara 133) Yani,
(Baban İbrahim, baban İsmail ve baban İshak) deniyor. Halbuki
Hazret-i İsmail, Hazret-i Yakub’un babası değil, amcasıdır.
Tefsirlerde, Kur’an-ı kerimde amcaya baba denildiği bildirilmektedir.
Peygamber efendimizin yaşlı köylüye, amcaları olan Ebu Talib’e ve
Hazret-i Abbas’a baba dediği, çeşitli muteber kitaplarda yazılıdır.
Yalnız Araplarda değil, çeşitli milletlerde, amcaya, üvey babaya,
kayınpedere ve yardımsever zatlara baba demek âdettir.
Türkiye’de de, insanlara iyilik eden, onları himayesine alan
kimselere mecaz olarak, "Baba adam", "Fakir babası" dendiğini
hepimiz biliriz. Yaşlı kimselere de hürmeten "Baba" denir.
Yaşlı kadınlara da "Ayşe ana", "Fatma ana" veya "Hacı anne"
dendiği meşhurdur. Böyle söylemekle, yani baba demekle, o kimse
bizim babamız olmadığı gibi anne dediğimiz kadın da annemiz
olmaz. Bunlar hürmet için söylenir.
Yine yaşlı kimselere, bir akrabalığımız olmadığı halde, "Amca,
dede", yaşlı kadınlara da, "Teyze, nine" deriz. Bunlar bir saygı
ifadesidir.
Bu bakımdan Hazret-i Yakub’un öz babası Hazret-i İshak iken,
Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Yakub’a hitaben (Baban İsmail)
buyurulmuştur.
[İmam-ı Süyuti hazretleri, Kitabüd-derc-il-münife kitabında
Azer’in Hazret-i İbrahim’in amcası olduğunu vesikalarla ispat
etmektedir.]
Bütün Peygamberler Müslüman idi
Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren ilahi dinlerin hepsi,
insanlar bozmadan önce, amele ait hükümler hariç, inanılacak
şeylerde hepsi aynı idi. Bütün Peygamberler Müslüman idi. Mesela
Yahudi ve Hıristiyanların bizim Peygamberimiz dedikleri nebiler için
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı. O Allah’ı tanıyan
doğru bir Müslümandı.) [Al-i İmran 67]
(İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve hepsinin torunları
[Müslümandır], onların Yahudi veya Hıristiyan olduğunu
söyleyenlere de ki, siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın
bildirdiğini gizleyenden daha zalim kim olabilir.) [Bekara 140]
Hazret-i Âdem’den başlayarak, gelen bütün hak dinler, Hazret-i
Musa’dan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama kadar gelen 3
din, [Musevilik, İsevilik ve İslamiyet] Allah’ın bir ve Peygamberlerinin
de birer insan olduğunu bildirmiştir. Ancak Yahudiler, Hazret-i İsa’ya
inanmadılar. Hıristiyanlar da putlara tapınmaktan kurtulamadı.
Hazret-i İsa, (Ben de sizin gibi bir insanım. Allah’ın oğlu değilim,
Onun oğlu kızı yok) dediyse de, Baba, Oğul ve kutsal ruh ismi ile 3
ayrı ilaha tapındılar.
Hazret-i Hud, Ad; Hazret-i Salih, Semud kavmine; Hazret-i
Musa, Beni İsrail’e gönderilmişti. Harun, Davud, Süleyman, Zekeriya
ve Yahya "aleyhimüsselam" da, yine Beni İsrail’e gönderilmiştir.
Fakat, bunların ayrı dini olmayıp, Beni İsrail’i, Hazret-i Musa’nın
dinine davet etmişlerdi. Hazret-i Davud’a inen Zebur’da emir ve
yasakları bildiren hükümler yoktu. Vaaz ve nasihat dolu idi. Tevrat’ı
nesh etmedi, yani, yürürlükten kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi.
Bunun için Hazret-i Musa’nın dini devam etti. Fakat zamanla
Yahudiler Tevrat’ta değişiklik yaptılar, Musevilik bozuldu. Hazret-i
İsa gelince, bunun dini, Hazret-i Musa’nın dinini nesh etti. Yani
Tevrat’ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Hazret-i Musa’nın
dinindeki bozulmayan hükümlerine de uymak caiz olmadı. Hazret-i
İsa’nın dinine uymak lazım oldu. Fakat, Yahudilerin çoğu, "Biz
Tevrat’a uyarız" diyerek Hazret-i İsa’ya iman etmedi. Bozulan
Yahudilikte kaldılar.
Hazret-i İsa, Beyt-ül-lahmde doğdu. Sonra Mısır’a gidip, daha
sonra da. Nasıra’ya yerleşti. Burada 30 yaşında nebi oldu. Bunun
için, Hazret-i İsa’ya iman edene Nasrani ve hepsine Nasara denir.
Yahudiler, Hazret-i Musa’nın dinine uyuyoruz, Tevrat ve Zebur
okuyoruz diyor. Nasara da Hazret-i İsa’nın dinine uyuyoruz, İncil
okuyoruz diyor. Halbuki, bütün cihana gönderilen Muhammed
aleyhisselamın dini yani İslamiyet, daha önce gelmiş bütün dinleri
nesh etmiştir. Sadece bozulan kısımları değil, bozulmayan kısımları
da yürürlükten kaldırmıştır. İslam dininin hükmü kıyamete kadar
süreceğinden, başka bir dinde bulunmak caiz olmaz. Çünkü Kur'an-ı
kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran19]
(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul
edilmez.) [Al-i İmran85]
Peygamber efendimizden sonra, hiç Peygamber gelmeyecektir.
Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Muhammed aleyhisselam, Allah’ın Resulü ve
Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Hızır aleyhisselam
Sual: Bazıları, "Hızır gibi efsanevi kimseler, uydurmadır" diyor.
Hızır aleyhisselam hakkında hadis yok mudur?
CEVAP
İslam âlimleri, Hızır aleyhisselamın varlığı hakkında değil,
Peygamberliği hakkında ihtilaf edip, kimi nebi, kimi de veli
demişlerdir.
İmam-ı Rabbani hazretleri, Hızır aleyhisselam ile görüşüp
konuştuğunu; fakat, vefat ettiğini, ruhunun insan şekline girdiğini
bildirmektedir. [M. 282]
Hazret-i Hızır’ın, birçok evliya ile görüştüğü bilindiği için hayatta
olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat ehl-i sünnet âlimlerinin hiçbiri
"Hızır diye birisi yok" dememiştir.
Kehf suresinin 60-72. âyetlerinde, Musa aleyhisselamla Hazreti
Hızır’ın arkadaşlıkları anlatılmaktadır. Tefsir ve hadis kitaplarında,
Musa aleyhisselamın arkadaşının Hazret-i Hızır olduğu bildiriliyor.
(Beydavi, Celaleyn, Medarik, Buhari),
Hazret-i Hızır hakkındaki hadis-i şeriflerden biri şöyle:
(Hızır, kuru bir yere beyaz bir post serip üstüne oturunca,
kuru yer birden yeşillenir. Biten yeşil otlar, arkasında sallandığı
için ona Hızır denmiştir.) [Buhari]
[Hızır, yeşil demektir.]
Kıssanın hikmeti
Sual: Kur’anda geçen, Hızır’la Hazret-i Musa’nın kıssasının
hikmeti nedir?
CEVAP
Her kıssada ibret alınacak dersler vardır. Hazret-i Hızır’la Musa
aleyhisselamın kıssasından, âlimlerin çıkardığı hükümlerden bazıları
şunlardır:
1- Yolculukta hizmetçi bulundurmak caizdir. Sefere arkadaşla
birlikte de çıkılabilir. [Yolculukta birini emir [başkan] seçmek sünnet,
buna tâbi olmaksa vacibdir.]
2- İlim öğrenmek için, gerekiyorsa uzaklara gitmek müstehabdır.
3- Sefere çıkarken yiyecek almak caizdir ve tevekküle mani
değildir.
4- Talebe, rütbe itibarıyla hocasından üstün olsa da, hocasına
tevazu göstermelidir. [İnsan bildiğinin hocası, bilmediğinin
talebesidir. Bilmediği bir şeyi bilen birinden öğrenirken, ona karşı
tevazu göstermelidir.]
5- Talebe, kaldıramayacağı bir şey sorarsa, hocası
öğretemeyeceği için özür dilemelidir.
6- Yapacağı bir işi söylerken inşallah demelidir.
7- Metbu [tâbi olunan], tâbi olana şart koşabilir.
8- Şart edilen şey yapılmalıdır.
9- Kişi, unuttuğu şeyden dolayı ayıplanmaz.
10- Tekrar, üç defa yapılır.
11- Yolcunun, ihtiyaç halinde yiyecek istemesi caizdir.
12- Yapılan iş için ücret alınabilir.
13- Fakir, geçimini karşılayan bir vasıtası olsa da, fakir
olmaktan çıkmaz.
14- Gasp etmek haramdır.
15- Yetimin malını veya emanet olan bir malı kurtarmak için, bir
kısmına zarar verilebilir.
16- İki zarar karşı karşıya gelince, büyüğünden kurtulmak için,
küçüğünü işlemek gerekir.
17- Binayı tamir gerekir. Yıkılıncaya kadar ihmal edilmez.
Hazret-i Eyyub ve sabrı
Sual: Hazret-i Eyyub’ün, hastalanıp çeşitli belaya maruz
kalmasının sebebi nedir?
CEVAP
Eyyub aleyhisselam, namaza durduğu zaman, dünya ile
alakasını tamamen keser, Hak teâlâdan başka bir şey düşünmezdi.
Hak teâlâ, onun ibadet ve taatteki sabrını övünce, yerde ve gökte
bulunan bütün melekler, ziyaretine geldiler. Şeytan, Eyyub
aleyhisselamı kıskanarak Hak teâlâya niyazda bulundu.
- Ya Rab, bu kuluna ne izzet verdin de melekler onu ziyarete
geliyor?
- Eyyub benim sabırlı kulumdur. Sabırlı kullarıma böyle
ikramlar da azdır.
- Ya Rab, onun sabırlı olup olmadığı benim tecrübeme bağlıdır.
İzin ver de, ben onu bir tecrübe edeyim!
- Ey melun haydi tecrübe et!
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şüphe edilen altın, ateşle muayene edildiği gibi, insanlar
da dert ile, bela ile imtihan olur.) [Taberani]
Şeytan, izin üzerine, Eyyub aleyhisselamın yanına gitti. Sabrını
taşırıp yoldan çıkarmak için önce malına el uzattı. Dağda otlayan
bütün davarlarını [koyun ve keçilerini] öldürüp Eyyub aleyhisselamın
yanına geldi. Onu secdede bulup dedi ki:
- Ya Eyyub, sen hâlâ ibadetle meşgulsün. Halbuki Rabbin sana
hışmetti. Bütün davarlarını kırıp geçirdi. Ona hâlâ ibadet mi
ediyorsun?
Hazret-i Eyyub namazını bitirip selam verdikten sonra buyurdu
ki:
- Davarların hepsinin helak olduğunu söylüyorsun. Onlarla
benim ne alakam vardır? Ben sadece aciz bir kulum, köleyim.
Kölenin nesi olur? Bütün mal-mülk efendinindir. Efendi, kendi
davarlarını helak etmişse, bana ne? Ben kulum, kulluğumu
bilirim.
Sonra, tekrar ibadete başlayınca, şeytan perişan oldu. Bu sefer
de evlatlarına el attı. On çocuğunun hepsini öldürüp tekrar Eyyub
aleyhisselamın yanına geldi. Dedi ki:
- Ya Eyyub yaptığın ibadetlerin Hak katında bir sineğin kanadı
kadar kıymeti yoktur. Rabbin sana gazap etti. Bütün çocuklarını
öldürdü.
- Çocuklarımın benimle ne ilgisi var? Yaratan, can veren,
yaşatan, öldüren Odur. Hüküm yalnız kahhar olan Allahü
teâlânındır.
Tekrar namaza durdu. Şeytan, umduğunu bulamayınca çok
üzüldü. Hak teâlâya niyaz etti:
- Ya Rab, Eyyub kulunu çok sabırlı buldum. Mallarını ve
evlatlarını helak ettiğim halde gönlünü senden alamadım. Müsaade
buyur da bir de gidip elimi Eyyubün vücuduna süreyim, onu
hastalandırayım! Bakalım bu sefer sabredebilecek midir?
- Haydi git, bildiğini yap!
Şeytan, Eyyub aleyhisselam secdede iken, burnundan üfledi.
Bütün vücudu eridi. Zehirli yılan sokmuş gibi oldu. Her tarafı yara
oldu. Buna rağmen bir defa inleyip sızlamadı. Şeytan bir doktor
şeklinde gelip, (Bir sıkıntın varsa söyle, hemen tedavi edeyim) dedi.
Fakat sıkıntısını belli etmedi, halinden şikayet etmedi. Yedi yıl, hasta
yattı. Yine de gücünün yettiği nispette Rabbine ibadet ederdi.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Kimi çeşitli nimete kavuşunca, Allah’ı anmaktan yüz
çevirir. [Hastalık, fakirlik gibi] bir şer dokununca da [Allah’ın
rahmetinden] ümidini keser.) [İsra 83]
Eyyub aleyhisselam Allahü teâlâdan ümidini kesmeyip
sabrederek imtihandan başarıyla çıkınca, bütün malı ve evladı
tekrar kendisine verildi. Allahü teâlâ, sabredenlerle beraberdir. Onun
kaza ve kaderine sabredenler sonsuz nimetlere kavuşur. Kur'an-ı
kerimde mealen buyuruldu ki:
(Sabredenlere, mükafatlar hesapsız verilecektir.) [Zümer 10]
Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: "Kimin, bedenine, evladına veya
malına bir musibet gelir de o da sabr-ı cemil gösterirse [güzel
sabrederse], Kıyamette ona hesap sormaya haya ederim.)
[Hakim]
Eyyub aleyhisselam, afiyete, mal ve evlatlarına kavuşunca, o
gece seher vaktinde bir ah çekerek ağladı. Sebebini sual ettiler.
Buyurdu ki:
(Her gece seher vaktinde "Ey hastamız nasılsın?" diye bir
ses duyardım. Şimdi o vakit geldi. Bir ses işitmediğim için
ağlıyorum.) [R. Nasıhin]
Hazret-i Eyyub’ün ağlaması
Sual: Okuduğum bir Kur'an tercümesinde, Hazret-i Eyyub
hastalıktan dolayı şikayet ediyor. Peygamberin, hastalık için
şikayette bulunması doğru mudur? Tercümede mi bir yanlışlık
vardır?
CEVAP
Defalarca yazdığımız gibi, Kur'an meali adı altında, yapılan
hiçbir tercümenin okunmasını tavsiye etmiyoruz. Çünkü Kur'an-ı
kerim, kısa veya uzun tercüme edilemez. Ancak ehli olan âlimler,
nakli esas alarak tefsirini, tevilini yaparlar. Mealden din öğrenilmez.
Sad suresinin 44. âyet-i kerimesinde mealen, (Eyyub’ü,
[malına, canına ve aile efradına gelen musibetlere] sabredici
bulduk. O ne güzel kuldu, daima Allah’a yönelir, Ona sığınırdı)
buyuruluyor. Bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hak, Eyyub aleyhisselamın
sabrını övüyor, (O ne güzel kuldu) buyuruyor. Eğer, Eyyub
aleyhisselam, hastalığını şikayet etseydi, Allahü teâlâ, onu övmezdi.
Bu hususu âlimler şöyle izah ediyor:
Hastalığını insanlara sızlanarak anlatmak şikayettir. Doktora
anlatmak, diğer insanlara anlatmak gibi değildir. Hiç kimsenin
bulunmadığı bir yerde, (Ya Rabbi, hastalığım sebebiyle ibadetlerimi
yapamıyorum) diye ağlamak, hastalıktan şikayet değil, ibadet
edemediğinden dolayı halini arzdır. Bir nevi özür dilemektir. Hâlini
Allahü teâlâya arz edip dua etmekte mahzur yoktur. Nitekim Kur'an-ı
kerimde, Yakub aleyhisselamın (Ben büyük kederimi ve
hüznümü, [başkalarına değil] ancak Allah’a arz ederim) dediği
bildirilmektedir. [Yusüf 86]
Hastalığına üzülmedi
Kur'an-ı kerimi en iyi bilen, tefsir eden şüphesiz Peygamber
efendimizdir. Aynı sual ona da sorulunca, cevaben buyurdu ki:
(Allahü teâlâya yemin ederim ki, Eyyub aleyhisselam,
hastalığı için inleyip sızlanmadı. Yedi sene, yedi ay, yedi gün,
yedi saat, o belaya maruz kaldığı için, ayakta namaz kılamayıp
yere düştü. İbadette kusur edince, "Gerçekten bana hastalık
isabet etti" dedi.)
Şeytan, Eyyub aleyhisselamı kandırmak için yanına gidip
(Malına, canına ve aile efradına gelen bu beladan kurtulmak
istersen bana secde et, seni eski haline getireyim) dedi. Şeytanın bu
ağır sözü, Eyyub aleyhisselamın gayretine dokundu. Büyük bir
belaya maruz kaldığını anlayıp "Gerçekten bana hastalık isabet
etti" dedi.
Hastalık uzadıkça, tanıdıkları kendinden uzaklaştı. Fakat sadık
hanımı, onu bırakmadı. Şehrin kenarında bir kulübe yaptırdı.
İhtiyaçlarını şehirden alıp getirirdi. Bir gün yine şehre gittiği sırada,
Hazret-i Cebrail, Hazret-i Eyyub’e Allahü teâlânın lütfunu müjdeledi:
(Ya Eyyub, bela verdim, sabrettin, şimdi ise, ne istersen
iste vereyim.)
Eyyub aleyhisselam da âyetteki gibi hâlini arz edip dua etti.
Cenab-ı Hak, (Onun duasını kabul ettik) buyurdu. (Enbiya 84)
Yerden su çıktı
Sad suresinde bildirildiği gibi, Cebrail aleyhisselam, Hazret-i
Eyyub’ün ayağını yere vurmasını söyledi. Ayağını vurunca, yerden
berrak bir su çıktı. Bu su, içme zamanında soğuk, yıkanma
zamanında sıcak akardı. Bu sudan bir yudum içip, bir miktar da
başına dökünce, hastalığı hemen geçti, kuvveti yerine geldi. Genç
bir delikanlı oldu. Hazret-i Cebrail, ona temiz ve kıymetli elbiseler
giydirdi.
Bir müddet sonra, hanımı, şehirden yiyecekle dönünce, onu
yatakta göremeyip ağlamaya başladı. (Hastama n’oldu, canavarlar
mı götürdü?) diyerek feryat ederken, Hazret-i Eyyub ona seslendi:
- Ey hatun, sen kimi arıyorsun?
- Hayat arkadaşım bir hastam var idi. Onu kaybettim.
- Adı ne idi?
- Sabırlı Eyyub idi.
- Şekli nasıldı?
- Sıhhatli iken sana çok benzerdi.
- Ya Rahime, işte o belaya maruz kalan Eyyub benim.
Hanımı ile Allahü teâlâya şükrederek ağlaştılar. Şehre
geldiklerinde köhne evlerinin yenilendiğini, daha önce ölen yedi oğlu
ile, üç kızının dirildiğini, helak olan develerinin, koyunlarının ve diğer
mallarının hepsinin geri geldiğini gördüler. Üstelik anbarlarını altın
ve gümüş ile dolu buldular. Hanımı da gençleşti ve 26 çocukları
oldu. (R. Nasıhin, Tibyan)
Sual: Hazret-i Eyyüb’ün hastalığında yaralarının kurtlandığı
doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. Bazı kimseler, Peygamberlere böyle hastalık
gelmez dedilerse de, Peygamberlerin yarasına kurt düşmez diye bir
şey yoktur. Peygamberliğin yedi vasfı vardır:
1- Emanet,
2- Sıdk,
3- Tebliğ,
4- Adalet,
5- İsmet,
6- Fetanet,
7- Emn-ül azl.
Yaralarının kurtlanması, peygamberlik sıfatlarına aykırı değildir.
Eyyüb aleyhisselamın, yaralarının kurtlandığını büyük âlim
Alâaddin-i Attar hazretleri de bildirmektedir. (S. Ebediyye)
Lokman aleyhisselam
Sual: Hazret-i Lokman’ın Kur'an-ı kerimde ismi geçtiği halde
niçin peygamber olduğunda ihtilaf edilmiştir?
CEVAP
Kur'an-ı kerimde her ismi geçen peygamber değildir. Lokman
aleyhisselamın peygamber olup olmadığını bilmek gerekmez. Eğer
gerekseydi, dinimiz açıkça bildirirdi.
Hazret-i Lokman, Davud aleyhisselam zamanında yaşadı.
Habeşli bir köle iken azat olup yüksek mertebelere kavuştu. Allahü
teâlâ, Lokman aleyhisselama, hikmet ile peygamberlikten hangisini
istediğini sordu. O da hikmeti istedi. (Hikmeti niçin istedin?) dediler.
Buyurdu ki:
- Allahü teâlâ, peygamberlik verdiği kimseyi muhayyer kılmaz.
Beni muhayyer kılması hikmeti tercih etmeme mecbur etti.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Allah’a şükret diye Lokman’a hikmet verdik. Şükreden
kendisi için şükreder.) [Lokman 12]
Hikmet, eşyanın mahiyetini, vasfını ve hususiyetini bilmek
demektir. Hikmet ehli, selim akla sahiptir. İlmiyle amel eder.
Kendisine sordular:
- Peygamberlik hakkında ne dersin?
- Peygamberlik, mihnet ve meşakkatle doludur.
Peygamberler belalara düçar olur.
- Peygamberlik olmadığı halde bunları nereden biliyorsun?
- Hüküm mevkiinde olan daima sıkıntı içinde olur.
- Bu mertebeye nasıl eriştin?
- Doğru söylemek, emanete riayet ve faydasız sözü terk
etmekle.
- Saadetin alameti nedir?
- Sıdk, edep, hilm ve emanete riayettir.
- Edep, asalet, mal ve ilimden hangisi daha üstündür?
- Edep asaletten, ilim maldan hayırlıdır.
Oğluna öğütleri
* Ey oğlum, âlimlere karşı öğünmek, akılsızlarla tartışmak ve
gösteriş yapmak için ilim öğrenme!
* Dünya deniz gibidir. Çok kimse boğulmuştur. Gemin takva,
yükün iman, hâlin tevekkül olursa kurtulursun.
* Horoz senden daha akıllı olmasın! O, her sabah zikrederken,
sen uykuda olma.
* İnsanlara nasihat ederken kendini unutma! Muma benzeme.
Mum aydınlatırken, kendini yakıp eritir.
* Yalandan çok sakın! Çünkü dinini bozar ve insanlar yanında
mürüvvetini azaltır. Bununla değerini ve makamını kaybedersin.
* Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma. İnsanların elinde olana
tamah etmekten sakın. Kazaya razı ol ve Allahü teâlânın sana
verdiği rızka kanaat et.
* Dünya geçici ve kısadır. Dünya hayatı ise azın azıdır. Bunun
da azı kalmış, çoğu geçmiştir.
* Tevbeyi yarına bırakma, ölüm ansızın gelip yakalar.
* Sükut eden pişman olmaz. Söz gümüş ise sükut altındır.
* Âlimlerle otur, hikmet sahiplerinin sözlerini dinle! Allahü teâlâ,
bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalbleri hikmet
nurları ile diriltir.
* Ölümden şüphen varsa, yatıp uyuma. Uyumak zorunda
kaldığın gibi, ölüme de mahkumsun. Dirilmekten de şüphen varsa,
uyanma hiç. Uykudan uyandığın gibi öldükten sonra da dirileceksin.
* Yoksulluktan korun. Yoksul düşenin dini ve aklı zayıflar ve
mürüvveti kaybolur.
* Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih et.
* Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere
danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri
sana bedava verirler.
* Çalış, kazan! Çalışmayıp muhtaç olanın dini ve aklı noksandır.
* Hikmet, bize lazım olmayan şeyin üzerinde durmamak ve gizli
şeyleri araştırmamaktır.
* En iyi haslet dindar olmaktır. Bu haslet iki olursa, dindarlık ve
mal sahibi olmak. Üç olursa, dindarlık, mal ve haya. Dört olursa,
dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak. Beş olursa, dindarlık, mal, haya,
güzel ahlak ve cömertliktir.
İskender-i Zülkarneyn
Sual: İskender’e niçin Zülkarneyn denmiştir?
CEVAP
Hazret-i Zülkarneynin de Lokman aleyhisselam gibi peygamber
veya veli olduğunda ihtilaf edilmiştir. Peygamber olup olmadığını
bilmemiz gerekmez. Doğu ve Batıya hakim olduğu için kendisine
Zülkarneyn dendiği söylenmektedir. Başka rivayetler de vardır.
Allahü teâlâ, Hazret-i Zülkarneyne, dilleri ayrı olan birkaç
kabileyi dine davet etmesi için nur ile zulmeti, (Aydınlıkla karanlığı)
emrine verdiğini, kabilelerin de böylece kendisine tâbi olacağını
bildirir. Bu sayede dünyaya hakim olur.
Üç İskender vardır:
Birinci İskender, Makedonya kralı Filipin oğlu. Miladdan önce
yaşadı, 33 yaşında öldü
İkinci İskender, Yemen hükümdarıdır. Çin’e kadar gitmiştir.
Üçüncü İskender, Kur'an-ı kerimde Zülkarneyn adı ile
bildirilen mübarek zattır. Yafes soyundan olup Hızır aleyhisselamın
teyzesinin oğludur. Diğer iki İskender’den önce yaşamıştır. Yecüc
ve Mecüc denilen kavmi, iki dağ arasına hapsetti. Yüz metre
yükseklikte taş ve demirden bir setle dağı kuşattı. Çin seddi
başkadır.
Hazret-i Zülkarneyne soruldu ki:
- Babanı mı, yoksa hocanı mı daha çok seviyorsun?
Buyurdu ki:
- Hocamı daha çok seviyorum. Çünkü babam dünyaya
gelmeme vesile olmuştur. Fakat hocam ebedi saadetime
sebeptir.
Ölürken (Cihanı avucumun içine aldığım halde şimdi eli boş
gidiyorum) buyurdu.
Dünya kimseye kalmamıştır. Ahirette herkes amelinin karşılığını
göreceğine göre, salih amel işlemeye gayret etmelidir!
Hazret-i Süleyman ve Belkıs
Sual: Belkıs kimdir?
CEVAP
Süleyman aleyhisselam, Hacdan sonra Sana’ya gitti. Buradaki
bir hüdhüd (ibibik), Süleyman aleyhisselamın hüdhüdüne Belkıs’ın
sarayını anlattı. Bu hüdhüd de merak edip, Belkıs’ın sarayını gezip
geldi. Gördüklerini anlattı.
Hazret-i Süleyman Belkıs’a besmeleyle başlayan (Müslüman
ol, isyan etmeden bana gel!) diye bir mektup yazdı. Hüdhüd, her
yer kapalı olduğu için mektubu pencereden girerek Belkıs’ın
yatağına koydu. Belkıs, uyanıp mühürlü mektubu görünce korktu.
Adamlarını toplayıp istişare etti. Süleyman aleyhisselamın
peygamber olup olmadığını öğrenmek istedi. (Peygamberse
savaşamayız, teslim oluruz. Değilse savaşırız) dedi.
Denemek için kız kıyafetinde beşyüz genç erkek, erkek
kıyafetinde beşyüz kız, eğri delikli bir inci, bir bardak, bir taş ve
hediye olarak da yakut bir taçla iki altın kerpiç gönderdi. (Eğer bu
adam, peygamberse, erkeklerle kızları birbirinden ayırır. İnsan
ve cinden başka bir mahlûka bu taşı deldirir. Bardağa yerde ve
gökte olmayan sudan doldurur. Şu inciye de ip geçirir) dedi.
Hüdhüd gelip bunları Süleyman aleyhisselama haber verdi. O
da Belkıs’ın göndermekte olduğu kerpiçlerin ebadındaki altın
kerpiçlerle geniş bir sahayı döşetti. Hayvanları üstüne saldı.
Belkıs’ın elçileri, her yerin altın kerpiçlerle döşenmiş olduğunu,
hayvanların kerpiçlere pislediğini, altının burada hiçbir değeri
olmadığını görünce, getirdikleri iki altın kerpici hediye olarak
vermeye utandılar. Altın kaplı sahada iki kerpicin yeri boştu. Elçiler
(Bu iki kerpici oradan çaldınız diye itham ederler) diyerek iki kerpici
gedik olan yere bırakıp huzura çıktılar.
Belkıs (Bu adam sizi sert karşılarsa peygamber değildir)
demişti. Fakat Süleyman aleyhisselam güler yüzle ve tatlı sözlerle
karşıladı. (Hani inciniz nerede? Getirin ona iplik takalım)
buyurdu. İnciyi bir ağaç kurduna verdi. Kurt, ipliği ağzına alıp bir
taraftan girerek öteki taraftan çıktı. Süleyman aleyhisselam,
(Delinecek taşı getirin) buyurdu. Onu da ağaçkakan kuşu deldi.
Kız ve erkeklere yüzlerini yıkattı. Kızlar ibriği sol el ile, erkekler sağ
el ile tuttukları için birbirinden ayırdı. Bardağı da hızlı koşturulan
atların terleriyle doldurttu. Getirilen hediyeleri de kabul etmedi.
Elçileri, durumu gidip Belkıs’a haber verince, Belkıs (Bu zat
peygamberdir. Teslim olmaktan başka çaremiz yoktur) dedi.
Teslim olmak üzere adamları ile yola çıktı.
Süleyman aleyhisselam, Belkıs gelmeden önce tahtını ism-i
a'zam duasını bilen Asaf bin Berhıya’ya getirtti. Belkıs’ın babası cin,
anası insan idi. Belkıs’ın geleceğini duyan cinler, endişeye
kapıldılar. (Belkıs gelir, Süleyman aleyhisselamla evlenir, bir erkek
çocukları da olursa, başımız beladan kurtulmaz. Bu işe engel olalım)
dediler. Belkıs’ın aklının bozuk olduğunu, ayaklarının merkep
ayağına benzediğini söylediler. Süleyman aleyhisselam da bu
haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için üzeri billur döşeli bir su
havuzu yaptırdı. Belkıs, billuru bilmediğinden suya gireceğini
zannederek ayakkabılarını çıkardı. Süleyman aleyhisselam da
ayaklarında kusur olmadığını gördü. Aklını tecrübe için de tahtında
biraz değişiklik yaptırarak kendisine gösterdi. (Tıpkı benim tahtım)
dedi. Süleyman aleyhisselam, onu dine davet etti. Belkıs kabul etti.
Evlendiler.
Allahü teâlâ, kendisine itaat eden salih kullarına dünya ve
ahirette çeşitli nimetler ihsan eder. (E. Aşıkın, Gunye)
Hiçbir Peygambere dil uzatılmaz
Sual: Bazı Avrupa ülkelerinde Resulullah efendimize hakaret
maksadıyla karikatür vs. yapılınca, tepki amacıyla Hazret-i İsa’ya dil
uzatmaya başlandı. Peygamberlere nasıl dil uzatılır?
CEVAP
Peygamber efendimize dil uzatılması, ardından Hazret-i İsa’ya
dil uzatılması din düşmanlarının bir oyunudur. Müslümanlar bu
tuzağa düşmemeli. Din düşmanlarının kendileri zaten hiçbir
Peygambere inanmıyorlar.
Bir Peygambere Tanrı veya Tanrı’nın oğlu demek, ona inanmak
demek değildir. Yani onlar için değişen bir şey yok, kâfir tekrar kâfir
olmaz; ama bir Müslüman, herhangi bir Peygambere dil uzatamaz.
Bütün Peygamberler Müslüman idi, hepsine inanmak, hepsini
sevmek imanımızın şartlarındandır.
İmanın dördüncü şartı, Peygamberlere imandır. Amentü’deki
ve rusülihi kelimesi, Allahü teâlânın Peygamberlerine iman etmeyi
bildirmektedir.
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam ve sonuncusu, bizim
Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemdir.
Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelmiş ve geçmiştir. Sayıları
belli değildir. Yüz yirmi dört binden çok oldukları bildirilmiştir.
Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek,
hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sadık, doğru sözlü
olduklarına inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan, hiçbirine
inanmamış olur.
Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem
aleyhisselamdan beri, her bin senede din sahibi yeni bir Peygamber
vasıtası ile, insanlara dinler göndermiştir. Bunlar vasıtası ile,
insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de
sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir
din gönderilen Peygamberlere (Resul) denir. Resullerin büyüklerine
(Ülülazm) Peygamberler denir. Bunlar, Âdem, Nuh, İbrahim,
Musa, İsa ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselamdır.
Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber Muhammed
aleyhisselama kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı bildirmiş,
ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler,
Musa aleyhisselama inanıp, İsa aleyhisselama ve Muhammed
aleyhisselama inanmazlar. Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama inanıp,
Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün
Peygamberlere inanırlar. Peygamberlerden herhangi birini inkâr
veya herhangi birine hakaret etmek küfürdür, yani böyle yapan kâfir
olur.
Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren ilahi dinlerin hepsi,
insanlar bozmadan önce, amele ait hükümler hariç, inanılacak
şeylerde hepsi aynı idi. Bütün Peygamberler Müslüman idi. Mesela
Yahudi ve Hıristiyanların bizim Peygamberimiz dedikleri nebiler için
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları [Müslümandır],
onların Yahudi veya Hıristiyan olduğunu söyleyenlere de ki, siz
mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın bildirdiğini
gizleyenden daha zalim kim olabilir.) [Bekara 140]
Her yere peygamber geldi
Sual: Dünyanın her yerine peygamber gönderilmiş midir?
CEVAP
Evet, gönderilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, yeryüzünde,
Peygamberimizin haberi yetişmeyen, hiçbir yer kalmadığını
anlıyorum. Bütün dünyanın, onun davet nuruyla güneş gibi
aydınlandığı görülüyor. Hatta duvar arkasında bulunan, Yecuc ve
Mecuc’e bile ulaşmış bulunuyor. [İmam-ı Rabbani hazretleri
zamanında böyle olunca, iletişim vasıtalarının çok ilerlediği
günümüzde, Müslümanlığı duymayan kimselerin kalmama ihtimali
daha kuvvetlidir.]
Bütün dünyada peygamber gönderilmedik bir yer kalmamış
gibidir. Hatta bundan en mahrum zannedilen Hindistan’da bile,
Hintlilerden peygamber gelip, Allahü teâlânın emirleri bildirilmiştir.
Hindistan’ın bazı kısımlarında, peygamberlerin nurları, küfür
karanlıkları içinde, yıldızlar gibi parlamıştır. Gerekirse, bu şehirlerin
isimlerini bile söyleyebilirim. Bazı peygamberlere bir kişi bile
inanmamış, kimse kabul etmemiştir. Yalnız bir kişinin inandığı
peygamberler de olmuştur. Bazılarına da, iki veya üç kimse iman
etmiştir. Hindistan’da bir peygambere, üç kişiden çok inanan olduğu
görülemiyor. Yani, dört tane ümmeti bulunan peygamber olmamıştır.
Hintlilerin tapındıkları kimselerden bazılarının kitaplarındaki, Allahü
teâlânın varlığı ve sıfatları hakkında görülen yazılar, hep o
peygamberin ışıklarının yansımasıdır, çünkü her asırda, her
ümmete peygamber gelerek, Allahü teâlânın varlığını ve sıfatlarını
bildirmiştir. Onların mübarek varlıkları olmasaydı, küfür ve günah
pislikleriyle kirlenmiş olan akıllar, iman nimetine kavuşamazdı. Bu
ahmaklar, çürük akıllarıyla, herkesi kandırıp, kendilerine tapmaya
zorlamış, (Sizi biz kurtardık, bizim sayemizde yaşıyorsunuz) diyerek,
kendilerinden başka bir kuvvetin bulunmadığını sanmışlardı. (1/259)
Demek ki, Asya’ya geldiği gibi, Amerika’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya
ve dünyanın her beldesine, her köyüne peygamber gönderilmiştir.
İnanan kimseler olmadığı veya çok az olduğu için, peygamber
gelmedi zannedilmektedir.
Peygamberlik seçilmekle olur
Sual: (Peygamberlik, çalışmakla elde edilir) diyen oluyor.
Çalışmakla peygamber olunur mu?
CEVAP
Peygamberlik, çalışmakla ve çok ibadet yapmakla ele geçmez.
Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesiyle olur. İmam-ı Rabbani
hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberlik kemalleri, ancak Allahü teâlânın ihsanıyla hâsıl
olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük nimet ele geçemez. Hiçbir
gayret, bu büyük nimeti ele geçiremez, Hiçbir riyazet ve mücahede,
bu yüksek nimete kavuşturamaz. Evliyalık böyle değildir. Bunların
başlangıcı elde edilebilir. Riyazet ve mücahedeyle hâsıl olabilir. Pek
az kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, vilayet nimetine
[evliyalığa] kavuşturabilirler. Vilayet, Fena ve Beka demektir. Fena
ve Beka da, Allahü teâlânın ihsanıdır. Çalışarak, başlangıçları elde
edildikten sonra, Allahü teâlâ, dilediğini, Fena ve Beka nimetini
ihsan ederek şereflendirir. Resulullah’ın Peygamber olduğu
bildirilmeden önce ve ondan sonra mücahedeler yapması, bu
nimete kavuşmak için değildi. Başka faydalar içindi. Hesabın az
olması, insanlıkla yapılan yanlışlıkların giderilmesi, derecelerin
yükselmesi, yiyip içmesi olmayan melekle konuşmakta edebi
gözetmesi, Peygamberlik makamında lazım olan harikaların,
mucizelerin çok olması gibi incelikler içindi. Peygamberler bu
nimete, aracısız olarak kavuştu. Peygamberlerin Eshabı, onlara
uydukları için, vâris oldular. Peygamberlerinin aracılığıyla bu nimetle
şereflendiler. Peygamberlerden ve eshablarından sonra çok az
kimse, bu nimetle şereflendi. Başkasına da, uymakla, vâris olmakla
bu nimet ihsan edilebilir. (1/301)
Peygamberlerle ilgili çeşitli sorular
Hazret-i İsa’dan sonra
Sual: Hazret-i İsa ile Peygamber efendimiz arasında
Peygamber gelmiş midir?
CEVAP
Hazret-i Âdem’den beri birçok Peygamber geldiği kitaplarda
yazılıdır. Bunlardan bin senede bir gelene Resul denir. Her asırda
en az bir Peygamber gelerek, Resullerin bildirdiği dinleri
kuvvetlendirmişlerdir. Resullere tâbi olan bu Peygamberlere Nebi
denir. Hazret-i İsa’dan sonra da nebiler gelmiştir. Mesela Hazret-i
Yahya, İsa aleyhisselamla aynı senede doğmuştur. Hazret-i İsa’ya
İncil inince, Hazret-i Yahya da Ona tâbi olup İncilin hükümlerini
bildirmiştir. Hazret-i İsa’dan sonra da nebiler [Peygamberler]
gelmiştir. Bunlardan üçünün hayatı, Türkiye Gazetesi’nin
yayınlarından Peygamberler Tarihi Ansiklopedisinin 5. cildinde
bildirilmiştir. Bunlar, Şemun, Circis ve Halid bin Sinandır.
(Aleyhimüsselam)
Sual: Yeni Rehber Ansiklopedisi’nin c.10, s. 130‘da, (Benimle
İsa arasında başka bir Peygamber yoktur) hadis-i şerifi yer alıyor.
Yine c.8, s. 250’de, Halid bin Sinan’ın Peygamber olduğu, Hazret-i
İsa ile Muhammed aleyhisselam arasında geldiği ifade ediliyor. Bu
ifadelerde bir tenakuz yok mu?
CEVAP
Tenakuz yoktur. Çünkü hadis-i şerifte, Hazret-i İsa'dan sonra
kitap getiren resul yoktur buyuruluyor. Yoksa son resul ve son nebi
olan Muhammed aleyhisselama kadar çok nebi gelmiştir. Hazret-i
Âdem'den beri 124 bin kadar nebi geldiği bildirilmiştir. Yahya
aleyhisselam da, her ne kadar Hazret-i İsa ile aynı devirde
Peygamberlik yapmış ise de, Hazret-i İsa ile Muhammed
aleyhisselam arasında yaşamış bir nebidir. Çünkü İsa aleyhisselam
göğe kaldırıldıktan sonra da Peygamberlik yaptı. Hazret-i İsa'nın
göğe kaldırıldığından bir buçuk sene sonra şehid edildi. Demek ki
Halid bin Sinan bir nebidir.
Mürsel Peygamberler
Sual: Hazret-i İsa resul olarak gelince, Hazret-i Musa’nın dini ile
amel etmek caiz mi idi?
CEVAP
Hazret-i Âdem’den beri, her bin senede bir Resul gelirdi. Her
yüz senede bir veya birkaç Nebi denilen Peygamber gelirdi. Resul
ve Nebi olan bütün Peygamberler, hep aynı esaslara iman
edilmesini istemişlerdir. Yani Hazret-i Âdemin bildirdiği iman ile,
Peygamber efendimizin bildirdiği iman aynı idi. İmanda değişiklik
olmaz. Amele ait hükümlerde zamanla değişiklikler oldu. Önceleri
haram olan bir şey, sonra helal, önce helal olan bir şey sonra haram
olmuştur.
Bir Resul gelince, bunun geldiğini duyanların, artık önceki
Resulün bildirdikleri ile amel etmeleri caiz olmaz. Mesela Hazret-i
İsa gelince, bunu işitenlerin artık Hazret-i Musa’nın getirdiği
hükümlerle amel etmeleri caiz değildi. Ancak başka bir beldede
bulunup da Hazret-i İsa’nın geldiğini işitmemiş olanlar, bundan
müstesnadır. Onların yine Hazret-i Musa’nın dini ile amel etmeleri
gerekirdi.
Eğer bir mürsel Peygamberin getirdiği din zamanla tahrif olmuş,
değişmişse, ona da uyulmaz. Ondan önce gelmiş, tahrif olmamış din
ile amel edilir.
Hazret-i İsa gelmeden önce, Hazret-i Musa’nın dini tahrif
olmuştu. Hazret-i Üzeyre Allah’ın oğlu deniyordu. Hazret-i İsa’nın
gelişinden kısa bir müddet sonra da, Isevilik tahrif olmuş, hak olarak
hiçbir yerde kalmamıştı. Hazret-i İsa’ya "tanrı" veya "tanrının
oğlu" deniyordu.
Akl-ı selim sahipleri, tahrif olmuş bu dinlere uymadılar. Daha
önce gelen ve bozulmamış olan Hazret-i İbrahim’in dinine tâbi
oldular. Peygamber efendimizin mübarek ana babası ve Mekke’deki
birçok kimse, bu sebeple Hazret-i İbrahim’in dini ile amel etmişlerdir.
Hazret-i Davud resul ve nebi idi
Sual: Yeni bir resul gelince, önceki resulün dinini nesh ediyor.
Hazret-i Davud, gelince, önceki din olan Hazret-i Musa’nın dinini
niye nesh etmedi? Yoksa Hazret-i Davud resul değil miydi?
CEVAP
Bütün mucizeler mahlûktur ama, istisna olarak Kur'an-ı kerim,
mahlûk olmayan mucizedir. Herkes bir ana babadan dünyaya gelir,
ama Hazret-i Âdem babamız ile Hazret-i Havva validemiz ana
babasız dünya gelmiştir. Hazret-i İsa da babasız yaratılmıştır.
Bunlar istisna oluyor. Davud aleyhisselamda da bir istisna olduğu
görülüyor.
Hazret-i Davud, kendisine kitap verilen bir resul olmasına
rağmen, kendinden önce gelen dini nesh etmedi. Ama Davud
aleyhisselam, 40 yıl hükümdarlık etti. Allahü teâlâ, ona büyük
ihsanlarda bulundu. Üç âyet meali şöyledir:
(Davud’a da Zebur’u verdik.) [Nisa 163, İsra 55]
(Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık.) [Sad 26]
(Biz Davud’a tarafımızdan [diğer insanlar ve nebiler üzerine]
fazilet, [Peygamberlik, kitap, saltanat, güzel ses ve demire elinde
şekil verme gibi] üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar, siz de
Onunla beraber tesbih edin dedik. Ona demiri [mum gibi]
yumuşak kıldık.) [Sebe 10]
Hazret-i Davud, aynı zamanda nebi idi. Bir hadis-i şerif meali
şöyledir:
(Hiç kimse, eli ile [alnının teri ile] kazandığından daha hayırlı
bir şey yemez. Allah’ın nebisi Davud da eli ile [alnının teri ile]
kazandığını yerdi.) [Buhari] {Demirden güzel zırhlar yapıp satardı.}
Peygamberlerin, birbirleri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır.
Ülülazm olan resuller, diğerlerinden, Resuller ise, resul olmayan
nebilerden daha üstündür. Yukarıdaki âyetler, hem resul hem nebi,
hem de sultan olan Davud aleyhisselamın üstünlüğünü
göstermektedir.
Musa aleyhisselam, Beni İsrail’e gönderilmiştir. Yuşa, Harun,
Davud, Süleyman, Zekeriya ve Yahya [aleyhimüsselam] da, Beni
İsrail’e gönderildi. Ama, bunların ayrı dinleri olmayıp, Beni İsrail’i,
Hazret-i Musa’nın dinine davet ettiler. Davud aleyhisselama Zebur
kitabı indi. Zebur’da şeriat [yani ahkam, emir, ibadet] yoktu. Vaaz ve
nasihatlerle dolu idi. Bunun için, Tevrat’ı nesh etmedi, yani,
yürürlükten kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi. Bunun için, Hazret-i
Musa’nın dini, İsa aleyhisselam zamanına kadar devam etti. Hazret-i
İsa gelince, bunun dini, Hazret-i Musa’nın dinini nesh etti. Yani
Tevrat’ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Hazret-i Musa’nın dinine
uymak caiz olmayıp, Muhammed aleyhisselamın dini gelinceye
kadar, Hazret-i İsa’nın dinine uymak lazım oldu.
İsevilik ve Musevilik
Sual: Âl-i İmran suresinin 67. âyetinde, (İbrahim, ne Yahudi,
ne de Hıristiyan idi; o, Allah’ı bir tanıyan doğru bir Müslüman
idi; müşriklerden de değildi) deniyor. Bütün peygamberler
Müslüman olduğuna göre, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa’nın dini de,
İslam mıydı?
CEVAP
Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi
ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Fakat
dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan
şeyleri başka başka olduğundan, İslamlıkları, Müslümanlıkları da
ayrıdır. (S. Ebediyye)
Hazret-i Adem’den beri gelen dinlerde, dinin adı, gönderilen
peygamberin adı ile söylenirdi. Mesela, Hazret-i Musa’nın dinine
Musevilik, Hazret-i İsa’nın dini İsevilik denirdi. Her peygamber, bir
bölgeye, bir kavme gelirdi. O bölgenin, o kavmin peygamberi olurdu.
İslamiyet ise, cihanşümul [evrensel, üniversal] olarak geldi. Bir
bölgeye, bir ırka değil, bütün insanlığa, bütün dünyaya geldi.
İslam kelimesinin anlamı Allah’a teslim olmak, boyun eğmek
demektir. Müslüman da, kelime anlamı itibariyle, Allahü teâlâya
kayıtsız şartsız teslim olan kimse demektir. Bundan dolayı bütün
hak dinler, asılları itibarıyla İslam’dır ve Hazret-i Âdem’den kıyamete
kadar gelip geçmiş bütün müminler de Müslüman’dır.
Kul hakkı
Sual: Kul hakkının hesabından Peygamberler bile korkmuştur
deniyor. Peygamberler masum, günahsız değil mi, niye korkuyorlar
ki?
CEVAP
Evet, onlar kul hakkı dâhil, hiç günah işlemezler; fakat bu,
korkmalarına mani değildir. Kul hakkının hesabı çok çetin olacaktır.
Bunu da en iyi bilen peygamberlerdir. Kişinin, bilmediği şeyden
korkması zaten mümkün olmaz. Nitekim Allah’ı çok seven ve Onu iyi
tanıyan da, Allah’tan çok korkar ve çok ibadet eder. Allahü teâlâyı
en iyi tanıyan da Peygamber efendimiz olduğuna göre, en çok
korkan ve en çok ibadet eden de elbette Odur. Bir hadis-i şerif
meali:
(İçinizde, Allah’tan en çok korkan benim.) [Buhari]
Âişe validemiz, Resulullahın günahtan masum olduğunu bildiği
için, Berat gecesinde çok ibadet etmesinin sebebini sormuş,
(Şükredici kul olmak için) cevabını almıştı. (Gunye)
Hazret-i Yakub’un oğulları
Sual: Hazret-i Yakub’un 12 oğlunun hepsi de mi peygamberdi?
CEVAP
Hayır, kitaplarda sadece Yusuf aleyhisselamın peygamber
olduğu bildiriliyor.
Beşikte konuşanlar
Sual: Beşikte iken konuşan insanların sayısı belli midir?
CEVAP
Kesin belli değildir. Beşikte iken konuşanlardan bazıları
şunlardır:
1- Muhammed aleyhisselam doğunca, secdeye kapanıp, (La
ilahe illallah, inni resulullah) = (Allah’tan başka İlah yoktur, elbette
ben Allah’ın Resulüyüm) demiştir. (Şevahid-ün-nübüvve)
2- Yahya aleyhisselam, beşikte iken, yeni doğan Hazret-i İsa’ya,
(Sen, Allah’ın kulu ve Resulüsün) diyerek onun Peygamberliğini
tasdik etmiştir. (İ. Süyuti)
3- İsa aleyhisselamın konuştuğu Kur'an-ı kerimde mealen şöyle
bildiriliyor:
(Meryem, İsa’yı doğurup kucağında getirince, ona, “Çok
garip bir iş yapmışsın, baban kötü, annen iffetsiz değildi” dediler.
Meryem, [sormaları için] çocuğu gösterince, ona, “Biz çocukla
nasıl konuşuruz” dediler. Çocuk dedi ki, “Ben Allah’ın kuluyum, O
bana kitap verdi ve beni Peygamber yaptı. Bana namazı ve zekâtı
emretti.”) [Meryem 27-31]
4- Hazret-i İbrahim, doğunca, (La ilahe illallah...) dedi. (Ruhül-
beyan)
5- Hazret-i Meryem de, beşikte iken konuştu. Hiçbir kadından
süt emmedi. Allahü teâlânın gönderdiği rızıklarla beslendi.
(Beydavi)
6- Kötü bir kadın, doğurduğu çocuğun babasının, Cüreyc
olduğunu söyler. Halk ayaklanır ve Cüreycin ibadetgahını yıkarlar.
Kendisini ararken, Cüreyc namaz kılıp Allah’tan kurtulması için dua
eder. Sonra çocuğun yanına gelir. Çocuk, babasının bir çoban
olduğunu söyleyince, oradakiler, yaptıkları zulümden dolayı
Cüreycden özür dilediler. (Buhari)
7- Yusuf aleyhisselama iftira edilince, Zeliha’nın akrabasından
bir bebek, (Yusuf’un gömleği önünden yırtılmışsa kadın doğru
söylüyor, Yusuf yalancıdır. Gömleği arkadan yırtılmışsa, Yusuf
doğru söylüyor, kadın yalancıdır) dedi. [Bu hususta Yusuf suresinin
26 ve 27. âyet-i kerimelerinde bilgi vardır. Hazret-i Yusuf’un
mucizesi ile bebek konuşunca, kadının yalanı meydana çıktı.]
8- Zalim ve kâfir bir hükümdar, ilahlık davası güdüyordu.
Kendini ilah kabul etmeyenleri ve Allah’a iman edenleri ateşe
atıyordu. Ateşe atma sırası, kucağında çocuğu bulunan bir kadına
geldi. Kadın, ateşe girmek istemeyince, bebeği, (Anne sabret, sen
hak din üzeresin) dedi. (Müslim)
9- İsrail oğullarından bir kadın, oğlunu emzirirken, yakışıklı ve
heybetli bir genç adam, atı ile oradan geçiyordu. Kadın, (Ya Rabbi,
şu bebeğimi de, böyle yakışıklı ve heybetli kıl) diye dua ederken,
bebek, emmeyi bırakıp, Ya Rabbi, beni onun gibi yapma dedi.
Daha sonra oradan zavallı bir cariye geçiyordu. İnsanlar, ona kötü
laf söyleyerek hakaret ediyorlardı. Kadın, (Ya Rabbi, şu bebeğimi,
bu cariye gibi yapma) diye dua etti. Bebek, yine emmeyi bırakıp, Ya
Rabbi, beni onun gibi yap dedi. Bebeğin bu konuşmalarına
şaşıran anne, bebeğine, niye böyle söylediğini sordu. Bebek, O atlı,
zalim biridir. Bu cariye ise, iftiraya uğrayan suçsuz bir
mazlumdur dedi. (Buhari)
10- Allah’a iman etmiş bir kadın, Firavun’un kızının başını
tararken, tarak yere düştü. Alırken, Bismillahi dedi. Firavun’un kızı,
(Yoksa senin, babamdan başka Rabbin mi var) dedi. Kadın,
(Herkesin Rabbi Allah’tır) dedi. Firavunun kızı, durumu babasına
haber verdi. Firavun, kadının inancından dönmesini istedi. Kadın,
kabul etmedi. Kadını ateşte kızdırılmış bir heykelin içine koyarak
öldürecekleri zaman, kadın, girmemek için diretti. Kucağındaki
bebeği, (Anne, korkma, sen hak din üzeresin) dedi. (Hakim)
11- Yemameli bir zat, çocuğu ile birlikte Resul-i ekremin
huzuruna gelmişti. Peygamber efendimiz, çocuğa, (Ben kimim)
dedi. Çocuk da, (Sen Resulullahsın) dedi. Peygamber efendimiz
çocuğu severek ona, Mübarekül-Yemame adını verdi. (Mevahib-i
Ledünniyye)
12- Nuh aleyhisselam, mağarada doğmuştur. Annesi
mağaradan onu çıkarırken, (Yavrumun hali ne olacak) diye söylendi.
Hazret-i Nuh, (Anne korkma, hiçbir kimse bana zarar veremez. Allah
beni yarattığı gibi korur) dedi. (Ruh-ül-beyan)
13- Bir kahin, Firavun’a, (İsrail oğullarından bir çocuk doğacak
ve senin devletin yok olacak) dedi. Firavun, bunun üzerine, Beni
İsrail’den doğan erkek çocukları öldürtmeye başlamıştı. Cellatlar her
evi basıyor, yeni doğmuş çocuk görünce, hemen öldürüyorlardı. Bu
sırada Hazret-i Musa doğdu. Çok geçmeden Firavun’un cellatları evi
bastılar. Hazret-i Musa’nın annesi, çocuğu fırının içine sakladı.
Hazret-i Musa’nın ablası, durumu bilmediği için fırını yakmıştı.
Annesi, cellatlar gidince, çocuğu almak için geldiğinde, fırın
yanmakta idi. (Eyvah, evladım yandı) diye feryat ederken, fırın
içinden Hazret-i Musa, (Anne üzülme, Allah beni korudu) dedi.
Annesi elini fırına sokup oğlunu çıkardı. (Ruh-ül beyan) Allahü teâlâ
her şeye kadirdir. (Şura 9)
14- Hazret-i Yusuf da, annesinin karnında iken, (Uzun bir
müddet, babamdan ayrı kalacağım) dedi. (Ruh-ül-beyan c.4,
s.241)
“Ardına bakmasın”
Sual: Melekler Lut aleyhisselamın kavmini yere batırmak için
gelince, Lut aleyhisselama, Kur’an-ı kerimde, (Hiç biriniz dönüp
ardına bakmasın) dendiği bildiriliyor. (Hicr 65) Arkaya
bakılmamasının sebebi ne idi?
CEVAP
Tefsirlerde yazıyor ki:
Meydana gelecek korkunç felaketi görmemeleri için.
Veya kendilerine de o felaketin isabet etmemesi için.
Yahut hiç biri yolundan geri dönmemek için.
Hicrete kendilerini alıştırmak için diye de tefsir edenler olmuştur.
(Beydavi)
İrhas nedir?
Sual: Peygamberlerin, peygamberlikleri bildirilmeden önce
gösterdiği harikalara ne denir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İsa aleyhisselamın
beşikte konuşması, kuru ağaçtan taze hurma isteyince eline hurma
gelmesi, Muhammed aleyhisselam çocukken göğsünün yarılıp,
kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması,
ağaçların, taşların kendisine selam vermeleri gibi, peygamberliği
bildirilmeden önce hâsıl olan harikalara, mucize denmez. Bu
harikalara, bu kerametlere, (İrhas) yani başlangıçlar denir.
Peygamberliği kuvvetlendirmek içindir. (İsbat-ün-nübüvve)
Babası yaratılmak
Sual: Babasız yaratıldığı için, İsa diğer peygamberlerden daha
üstün değil mi?
CEVAP
Babasız yaratılmak, en üstün olmayı göstermez. Yaratanın her
şeye kadir olduğunu gösterir. İblis’i de anasız babasız yarattı, ama
şeytan oldu. Babasız yaratılmak üstünlüğe sebep olsaydı, Âdem
aleyhisselamın ve Hazret-i Havva validemizin de, hepsinden daha
üstün olması gerekirdi, çünkü her ikisi de, hem anasız, hem de
babasız yaratılmıştır. Sırf bu yaratılıştan dolayı Hazret-i Âdem’in,
Hazret-i İsa’dan veya Hazret-i İsa’nın Hazret-i Âdem’den üstün
olduğunu söylemek yanlış olur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah indinde İsa’nın [babasız yaratılış] durumu, Âdem’in
durumu gibidir. Allah onu [Âdem’i] topraktan yarattı. Sonra ona
ol dedi ve oluverdi.) [Âl-i İmran 59]
Şit aleyhisselam
Sual: İslam Ahlakı kitabında şöyle yazıyor: (Kuran-ı azim-üşşanda,
ism-i şerifleri bildirilen, yirmi sekiz Peygamberdir. Bunları
bilmek, herkese vacibdir dediler. Peygamberlerin isimleri: Âdem,
İdris, Nuh, Şis [Şit], Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub,
Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas,
Elyesa, Zülkifl, Eyyüb, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed
aleyhimüsselamdır. Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn için, ihtilaf
olundu. Bunlara ve Hızır aleyhisselama, âlimlerden kimisi nebidir,
kimisi velidir dediler.)
Şit aleyhisselam Kur’an-ı kerimde bildirildi mi?
CEVAP
Hayır, Şit aleyhisselam, Kur’an-ı kerimde bildirilen 28
peygamberden biri değildir. Peygamberlerin isimleri denilen yerde,
meşhur, bilinen 26 peygamberin ismiyle, peygamber olup olmadığı
kesin bilinmeyen 4 isim yazılıdır. Bu 30 zattan, Şit ve Hızır
aleyhisselam, Kur’an-ı kerimde bildirilmemiştir. Bu ikisini çıkarınca
geriye kalan 28’i ise Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

Bugün 158720 ziyaretçi (497230 klik) kişi burdaydı!

DUYURU PANOSU

SİTEMİZDE ULAŞMAK İSTEYİPTE ULAŞAMADIĞINIZ KONULARI MESAJLA BİLDİREBİLİRSİNİZ.... İSLAMİ BİLGİLER

Video

TR.GG REKLAM

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=