BAŞLIK

Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. O, kullarının ne yaptıklarını ve ne düşündüklerini bilir. O'nun huzuruna çıkarıldıkları gün herkese yaptıklarını haber verecektir. Allah her şeyi bilir. (NÛR - 64)

Resimler

Dost Siteler

Başlık

Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz. (RA'D/2) O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir. (SECDE/5)

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ TEFSİR ORUÇ ABDEST

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ İLMİHAL BİLGİLERİ MEZHEP CANLI TV MÜBAREK GÜN VE GECELER HADİS NAMAZ KURAN-I KERİM DİNLEPEYGAMBERLER HAYATI NAZAR BESMELENİN FAZİLETİ CİNLER NASİH

İman ve İslam

Doğru iman bilgileri
İman ve İslam
İman nedir?
Sual: İman nedir?
CEVAP
İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından
bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından
getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile
söylemek demektir.
Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel
yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel
ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına,
peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan
olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah
olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son
Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği
dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan
tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun
olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek
olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman
Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü
teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her
şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini
[hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı
yoktur) buyurdu. (Taberani)
Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen,
gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir
kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz.
Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık
inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil,
kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte
Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini
gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her
şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese
de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani
görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz.
Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba
inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba
inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.
Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri
açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret
gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana],
kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten
sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve
benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.)
[Buhari, Müslim, Nesai]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere
inanmaktır.) [Bekara 177]
(Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete,
cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bekara 3]
(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete
iman ederler.) [Bekara 4]
Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara,
peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.
(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara
255]
(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i
İmran 145]
(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]
Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte,
kadere iman etmeyi göstermektedir.
(Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah’tan" derler;
başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler.
"Küllün min indillah" [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki
bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin
sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.
Amentü’nün manası
Allah’a inanmak:
Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah
olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı
olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet
olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam
vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir.
Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
Meleklere inanmak:
Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur.
Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek,
yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere
inanmaktır.) [Bekara 177]
Kitaplara inanmak:
Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer kitapların Allahü teâlâ
tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna inanmak lazımdır.
Ancak, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından
değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul
ve tasdik etmek demektir. Önceki kitapların hiç birisi değişmemiş
bile olsa, Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten
kaldırıldığına iman etmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki
indirilen kitaplara iman ederler.) [Bekara 4]
Peygamberlere inanmak:
Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup,
sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik
etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen
kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve
sonuncusunun, Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek,
kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği
dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine
inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini
beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden
ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 152]
Kaza ve kadere inanmak:
Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi
iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın
yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep
ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu
kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime
meali:
(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir
kaderdir.) [Ahzab 38]
Ahirete inanmak:
İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan
sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine
ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve
beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4]
Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı:
Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki,
Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed
aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i
kerime meali:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin
sonuncusudur.) [Ahzab 40]
(Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve
ecirleri vardır.) [Hadid 19]
İnanmak ne demek?
Sual: Müslüman olmak için Amentü’deki altı esasa inanmak
şarttır, ama inanmak ne demektir?
CEVAP
İnanmak, görmüş gibi, kabul etmek, tasdik etmek, beğenmek
demektir.
Bir insanın Müslüman olabilmesi için, iman sahibi olması, yani
dinimizin emir ve yasaklarına inanması şarttır. Yalnız inanması da
kâfi değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de şarttır. Bu da bir
bilgi işidir. Yapıp yapmamak ayrı, bunları kabul etmek, beğenmek ve
sevmek ayrı şeydir. Yapıp yapmamak günah ve sevapla ilgili, kabul
etmek ve beğenmek imanla ilgilidir. İmanın altı esası bir bütün olup,
çok önemlidir. Ufak bir şüphe götürmez. İnandığı halde, birini bile
beğenmemek kâfirliktir.
İmanın tarifi nedir?
İmanı şöyle tarif ediyorsunuz:
"İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği
şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın,
tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik
ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya,
resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere
itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman,
Amentü’deki 6 esasa kesin olarak inanmaktır. Çünkü iyiler
övülürken, (Onlar gayba inanır) buyuruluyor."
Bu tarif, Kur'ana zıttır, Bekara suresinin 62. âyetine aykırıdır.
İman sadece Allah’a ve ahirete olması gerekir. Bu tarifin
Muhammedi tavırla hiç bir alakası yoktur.
CEVAP
(Muhammedi) ifadesi uygun değildir. Bu, Peygamber
efendimizin Allah’ın Resulü olduğuna inanmayan, Kur'anın Allah’ın
kelamı değil, Muhammed aleyhisselamın sözü olduğunu savunan
müsteşriklerin ve misyonerlerin ifadesidir. İman edilmesi gereken
hususlar sadece Bekara 62 de mi bildiriliyor? Diğer âyetleri niye
gizliyorsunuz? Güneş balçıkla sıvanmaz. İman sadece Allah’a ve
ahirete değil, Amentü’deki altı esasa inanmaktır. Bekara suresinin
3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın
altı şartı da gayba inanmaktır. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.
Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan
Hazret-i Ebu Bekir bu üstünlüğe kavuşup nasıl Sıddık lakabını aldı
biliyor musunuz? (Allah ne diyorsa doğrudur, Allah’ın resulü ne
diyorsa doğrudur) demesi yüzünden bu dereceye yükselmiştir.
Kâfirler, (Muhammed, Ebu Bekir’e galiba sihir yapmış, çünkü
görmeden inanıyor, bir anda onun Miraca gidip geldiğini tasdik
ediyor) diye hayrette kaldılar.
İslamiyet’i beğenmek
Sual: Bir kimse, Amentü’nün altı şartına inansa, fakat Allah’ın
emir ve yasaklarından birini beğenmese, mesela (Cehennem
lüzumsuzdur) veya (Şarabın haram edilmesi manasızdır) dese, bu
kimse, imanın şartlarının hepsini kabul ettiği için imanlı sayılmaz
mı?
CEVAP
Sayılmaz. Amentü’nün içinde Allah’a iman vardır. Allah’a
iman, bütün sıfatlarıyla birlikte ona imandır, ayrıca emir ve
yasaklarının yani İslamiyet'in doğru ve yerinde olduğuna da
inanmak şarttır. Böyle inanmayan iman etmiş sayılmaz. Demek ki,
Amentü’ye inanan kimsenin İslamiyet’i beğenmesi şarttır, çünkü
İslamiyet, Allahü teâlânın emir ve yasaklarıdır. Emir ve yasakların
birini bile beğenmemek küfür olur.
Bunun gibi hubb-i fillah, buğd-i fillah da imanın esaslarındandır.
Allahü teâlâyı sevmek de, emir ve yasaklarının hepsinin yerinde ve
güzel bulmakla olur. Allah’ı ve onun dostlarını sevmek,
sevmediklerini sevmemek de lazımdır. Bir hadis-i şerif meali:
(Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren,
Allah için yasaklayan, gerçek iman sahibidir.) [Ebu Davud]
İman herkese lazım
Sual: İman etmek akıl icabı değil midir?
CEVAP
İmanı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde
yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette
doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir
olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne
demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak
felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu
korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise, çok
kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed
aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber
verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak ve beğenmek)
insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.
Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için
böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini
aramıyorum derse, buna, (İnanmamak için elinde senedin, vesikan
var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana engel oluyor?) denirse ne
cevap verecektir? Elbette hiçbir vesika gösteremiyecektir. Senedi,
vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir.
Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte
yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı
olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte
yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki,
her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır.
İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, zevkli
tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir.
Yalnız kalb ile, ihlas ile, samimi olarak inanmak yeterlidir. Bu
inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmam-ı Rabbani
hazretleri buyuruyor ki, (Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna
çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icabıdır). Sonsuz
olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kesin
çaresi olan iman nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük
şaşkınlık olmaz mı?
İmandan mahrum olan
Sual: (İman edenin, neyi yok; imandan mahrum olanın neyi var
ki?) sözü, ne demektir?
CEVAP
Hüküm, neticeye göre verilir. Ebedi kâr ve zarara bakılır. Ebedi
nimetlere kavuşmanın veya ebedi azaplara düşmenin sebebi,
insanda bir hazinenin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Bu hazine
imandır, Müslüman olmaktır. Bu hazineye malik olanın her şeyi var
demektir. Bu hazineden mahrum kalanın da, hiçbir şeyi yok
demektir. Mesela dünyanın en fakir insanı salih bir Müslüman olsun.
Bu çok fakir Müslümana, (Dünyanın bütün servetini, her şeyin
tapusunu sana vereceğiz, dünyanın lideri de, sen olacaksın, ama;
imanını bırak) deseler. O, çok fakir Müslüman, bunu asla kabul
etmez. Demek ki, iman sahibi, dünyadaki bütün servetin satın
alamayacağı bir hazineye ve erişilemeyecek bir makama sahiptir.
Netice olarak, Allahü teâlâya iman eden kimse, o haliyle de
ölürse, ebedi Cennetliktir. Başka hiç bir şeyi olmasa da, ne önemi
var? İmandan mahrum olanın akıbeti ise, ebedi Cehennemdir.
Bütün dünya onun olsa da, neye faydası olur? Onun için bir iş
yaparken, bu işten Allahü teâlâ razı mı, değil mi ona bakmak
gerekir. O, razı ise başka hiç kimse razı olmasa da, önemi yoktur. O
razı değilse, herkes razı olsa da, beğense de, hiç kıymeti olmaz. O
halde her işte ölçümüz, Allahü teâlânın rızası olmalıdır.
Dil ile ikrar
Sual: Bir ingiliz arkadaşım var. Müslüman olmuş, namaz
kılıyormuş ama, hiç kimseye söylememiş. İngilizler Müslüman
olduğunu duyarsa, iyi gözle bakmayacaklarını söylüyor. Kitaplarda
okumuş, kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek gerekiyor, şimdi benim kaç
kişinin yanında Müslümanlığımı ikrar etmem gerekir diyor. İkrar
etmeden veya edemeden ölsem Müslüman sayılmaz mıyım diyor.
CEVAP
Evet iman etmek için kalb ile tasdik dil ile de ikrar gerekir.
Ancak, onun dil ile başkalarına ikrar etmesi gerekmez. İslam
ülkesinde ikrar etmesi gerekir ki, Müslüman olarak bilinsin ve
Müslümanlara yapılan muamele ona yapılsın ve Müslüman
mezarlığına defnedilsin.
İnanmak ve beğenmek
Sual: Cennete, Cehenneme ve Allah’a inanan herkes mümindir
ve Cennete gider deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Çok yanlış bu! Şeytan da Allah’a inanıyor, o da Cennete
Cehenneme inanıyor. Hatta imanın diğer şartlarına da inanıyor.
Meleklere inanıyor, Peygamberlere inanıyor, gönderilen kitaplara
inanıyor. Öldükten sonra dirilmeye inanıyor. Hesaba, kitaba inanıyor
yani bunları biliyor. Demek ki Amentü’ye sadece inanmakla, bunları
bilmekle iman olmuyor. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmakla
birlikte, Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını
kabul etmek ve hepsini beğenmek de şarttır. Birini bile beğenmeyen
müslüman olamaz. Bir de, Hubb-i fillah, buğd-i fillah ile gayba iman
var. Yani Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek ve
gayba inanmak gerekir. Tersi, yani Allah dostlarını düşman,
düşmanlarını da dost bilen ve gayba inanmayan kimse mümin
olamaz.
Demek ki Amentü’ye şeytan da inanıyor, hepsini teker teker
biliyor. Ancak şeytan, inandığı, teker teker bildiği bu şeyleri kabul
etmiyor, beğenmiyor ve Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da
dost biliyor. Şeytan gibi bilen ve inanan kimse mümin olmaz.
En faziletli iman
Sual: En faziletli iman nedir?
CEVAP
İmanın altı şartına inanıp, hubb-i fillah ve buğd-i fillah ile gayba
inandıktan sonra, hep Allahü teâlâyı hatırlamak, her işini dine uygun
olarak, Allah için yapmaktır. Bir hadis-i şerif meali:
(En faziletli iman, nerede olursan ol, Allahü teâlânın seninle
beraber olduğunu bilmendir.) [Taberani]
İman mahlûk mudur?
Sual: İman mahlûk mudur, yani sonradan mı yaratılmıştır?
CEVAP
İslam âlimleri buyuruyor ki: İman, Allahü teâlânın hidayeti
olması bakımından mahlûk değildir; fakat kulun tasdik ve ikrar
etmesi bakımından mahlûktur. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi
yapandır. İnsan, mahlûk olduğu gibi, insanın küfrü de, imanı da
mahlûktur. (Milel ve Nihal)
İmanın ve İslam’ın şartları
Sual: Her müslümanın bilmesi gereken zaruri iman bilgilerini
kısaca bildirir misiniz?
CEVAP
Zaruri gereken iman bilgisi, imanın ve İslam’ın şartlarıdır.
Kısaca aşağıda bildiriyoruz. Geniş olarak Amentü’nün esasları
kısmında bilgi var.
İmanın şartları şunlardır:
1- Allah’a inanmak
Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud [varlığı lazım olan] ve hakiki mabud
ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü
teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.
Allahü teâlânın, sıfat-ı zatiyyesi altıdır:
Vücud,
Kıdem,
Beka,
Vahdaniyyet,
Muhalefet-ün lil-havadis,
Kıyam bi-nefsihi.
[Vücud var olmak, Kıdem varlığının öncesi olmamak, Beka
varlığı sonsuz olmak, hiç yok olmamak, Vahdaniyyet ortağı, benzeri
olmamak, Muhalefet-ün lil-havadis hiçbir şeyinde, hiçbir mahlûka,
hiçbir bakımdan benzememek, Kıyam bi-nefsihi varlığı kendinden
olmak, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır.]
Sıfat-ı sübutiyyesi de sekizdir:
Hayat,
İlm,
Sem’,
Basar,
Kudret,
İrade,
Kelam,
Tekvin.
[Hayat diri olmak, ilm bilmek, sem’ işitmek, basar görmek,
kudret gücü yetmek, irade istemek, kelam söylemek, tekvin
yaratmaktır.] Bu sıfatları da kadimdir.
2- Meleklere inanmak
Melekler, hayat sahibi, diri, nurani yaratıklar olup, akıl sahibidir.
Allahü tâlânın sevgili ve kıymetli kullarıdır, ortakları ve kızları
değildir. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler, isyan etmezler.
Günah işlemezler. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka
işleri yoktur. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler, doğurmazlar,
çoğalmazlar, çocukları olmaz, yiyip içmezler. Meleklerin kanatları
var, ama, nasıl olduğunu bilemeyiz.
Her insanın bütün işlerini yazan meleklere, Kiramen katibin
denir. Sual meleklerine Münker ve Nekir denir. Meleklerin en
üstünleri şunlardır: Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail.
3- Kitaplara inanmak
Allahü teâlânın gönderdiği kitaplar çoktur. Din kitaplarımızda
bildirilen ise, 104 kitaptır. Bunlardan 100’ü küçük kitaptır. Bu küçük
kitaplara suhuf denir.
100 suhuf şu Peygamberlere inmiştir:
10 suhufu, Âdem aleyhisselama,
50 suhufu, Şit aleyhisselama,
30 suhufu, İdris aleyhisselama,
10 suhufu, İbrahim aleyhisselama.
Dört büyük kitap ise şu Peygamberlere inmiştir:
Tevrat, Musa aleyhisselama,
Zebur, Davud aleyhisselama,
İncil, İsa aleyhisselama,
Kur'an-ı kerim, Peygamber efendimiz Muhammed
aleyhisselama.
Kur'an-ı kerim, bütün ilahi kitapların hükümlerini nesh etmiş,
yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır.
Bugün, bütün insanların Kur'an-ı kerimin emrine uymaları lazımdır.
Kur’an-ı kerimde de (Resulüme uyun) buyuruluyor. Şu halde,
hadis-i şeriflere de uymak gerekir. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki
Tevrat ve İncil yoktur. Bozulmuş İnciller vardır. Bu kitaplar sonradan
tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirilmiştir. Bozulmamış
olsaydı bile, geçerliliği yoktu, hepsi Allahü teâlâ tarafından nesh
edilmiş yani yürürlükten kaldırılmıştır.
Kur'an-ı kerimin gelmesi âyet âyet olmuş ve 23 senede
tamamlanmıştır. Kur'an-ı kerim, kıyamete kadar geçerlidir. Geçersiz
olmaktan ve insanların değiştirmelerinden korunmuştur. Kur'an-ı
kerimde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan, Allahü teâlâya
inanmamış olur.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr
9]
(Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden,
ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave
ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve
hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42]
4- Peygamberlere inanmak
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam ve sonuncusu, bizim
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu ikisinin arasında,
çok Peygamber gelmiş ve geçmiştir. Sayıları belli değildir. 124
binden çok oldukları meşhurdur.
Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek,
hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sadık, doğru sözlü
olduklarına inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan kimse,
hiçbirine inanmamış olur.
Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber Muhammed
aleyhisselama kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı bildirmiş,
ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler,
Musa aleyhisselama inanıp, İsa aleyhisselama ve Muhammed
aleyhisselama inanmazlar. Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama inanıp,
Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün
Peygamberlere inanırlar yani kabul ederler.
Peygamberlerin sıfatları şunlardır:
Emanet [emindir],
Sıdk [her işi doğrudur, yalan söylemez],
Tebliğ [Dini eksiksiz bildirir],
Adalet [her işte hakkı gözetir],
İsmet [günah işlemez],
Fetanet [çok akıllı, anlayışlı, zeki],
Emnül-azl [peygamberlikten azledilmez yani peygamberlik
ellerinden alınmaz.]
Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem
aleyhisselamdan beri, her bin senede din sahibi yeni bir Resul
vasıtası ile, insanlara dinler göndermiştir. Bunlar aracılığı ile,
insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de
sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir
din gönderilen Peygamberlere (Resul) denir. Resullerin büyüklerine
(Ülülazm) Peygamberler denir. Bunlar, Âdem, Nuh, İbrahim,
Musa, İsa ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselamdır.
Yeni bir din getirmeyip, insanları, daha önceki dine davet eden
Peygambere Nebi denir.
Peygamber efendimizden sonra, hiç Peygamber gelmeyecektir.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve
Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
5- Ahiret gününe inanmak
Herkes öldükten sonra dirilecek, hesaptan sonra Cennet veya
Cehenneme gidecektir. Cennet ve Cehennem şimdi vardır. İkisi de
sonsuzdur. Müslümanlar Cennette ebedi, kâfirler de Cehennemde
ebedi kalacaklardır.
Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi. Fakat, Peygamber
efendimiz kıyametin birçok alametlerini ve başlangıçlarını haber
verdi:
Hazret-i Mehdi gelecek, İsa aleyhisselam gökten inecek, Deccal
çıkacak. Yecüc Mecüc denilen kimseler her yeri karıştıracak. Güneş
batıdan doğacak. Büyük depremler olacak. Din bilgileri unutulacak,
kötülük çoğalacaktır.
6- Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak
İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zararın hepsi, Allahü
teâlânın takdir etmesi iledir.
Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, insanların ve diğer
mahlûkatın yapacağı işleri bilmesi ve dilemesidir. Bunun
yaratılmasına kaza, ikisine birden kaza ve kader denir.
Her şeyi ve insanların iyi, kötü her işini Allahü teâlâ yaratıyor ise
de, insanlara İrade-i cüziyye vermiştir. İnsan, irade-i cüziyyesini
kullanarak iyilik yaratılmasını isterse sevap, kötülük yaratılmasını
isterse günah kazanır. İnsan günah işlerse cezasını, sevap işlerse
mükafatını görür. Yani Allahü teâlâ hiç kimseye zorla günah
işletmez.
İslam’ın Şartları
1- Kelime-i şehadet getirmek
[Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abdühü ve resulühü] demek. Manası şudur:
(Ben şehadet ederim ki, [Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki]
Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed
aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.) [Resulullaha inanmak
demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve
hepsini beğenmek demektir.]
2- Namaz kılmak
Akıl baliğ olmuş yani ergenliğe girmiş akıllı her müslümana
günde beş vakit namaz kılmak çok önemli bir farzdır. Namaz dinin
direğidir. Namaz kılmamak en büyük günahlardan biridir.
Kılmayanın imanla ölmesi çok zordur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Namaz kılan kıyamette kurtulur, kılmayan perişan olur.)
[Taberani]
3- Zekat vermek
Nisap miktarı yani borçlarını düştükten sonra alacaklarıyla
beraber elinde 96 gram değerde, para veya ticaret malı olanın kırkta
birini zekât vermesi farzdır. Meyve ve tarla mahsulünün de onda
birini fakire vermek farzdır. Bu onda bir zekâta da uşur denir.
(Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]
4- Oruç tutmak
Ramazan ayında, bir ay oruç tutmak farzdır. Tutmamak büyük
günahtır.
5- Hac etmek
Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride
bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan
para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i
şerifi tavaf etmesi ve Arafat’ta durması farzdır.
İnandım demek yeter mi?
Sual: Hadis-i şeriflerde Kelime-i şehadeti getiren Müslüman olur
deniyor. Bir kimse, inanmadan kelime-i şehadet söylese veya
inansa, ancak Amentü’deki esaslara inanmasa yine Müslüman
mıdır?
CEVAP
İman tarif edilirken, dil ile ikrar kalb ile tasdik deniyor. Kalb ile
tasdik etmedikçe Müslüman olamaz.
Kelime-i şehadet, Allahü teâlânın var ve bir olduğuna, Ondan
başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın Allah Resulü
ve son Peygamberi olduğuna ve bildirdiklerinin hepsine inanmak,
hepsini beğenmek demektir. Yoksa, tarihi bir olayı anlatır gibi, öyle
bir Peygamber vardır demek değildir. Ben O yüce Peygambere ve
bildirdiklerinin hepsine iman ettim, hepsini beğendim, hepsi
doğrudur, yanlış olma ihtimali yoktur diye kesin inanmak demektir.
Dolayısıyla, Amentü’deki bütün esaslara inanması gerekir.
İnanmadıkça, hatta inanıp da beğenmezse yine Müslüman olamaz.
İmanın şartlarının birini kabul etmeyen veya dindeki meşhur bir
farzı, bir sünneti veya bir haramı kabul etmeyen, beğenmeyen de
Müslüman olamaz. İslamiyet’i bir bütün olarak kabul etmesi ve
beğenmesi gerekir.
Hadis-i şerifler, İslam âlimlerinin açıklaması olmadan okunup
anlamaya çalışılırsa tehlikeli olur, insanı küfre kadar götürür. Mesela
aşağıdaki hadis-i şerifi, yukarıdaki açıklamalar dahilinde anlamak
gerekir:
(Rab olarak Allahü teâlâya, din olarak İslâm'a, [son] Resul
olarak Muhammed aleyhisselama [Onun bildirdiklerinin hepsine]
inanıp razı olan, beğenen kimse [Müslüman’dır ve bu imanla
ölürse] Cenneti hak eder.) [Müslim, Nesai]
İnanmak ve beğenmek
Sual: Bir kimse, Amentü’deki imanın şartlarına inansa ve dille
de söylese, ama bazı Müslümanları sevmese, bazı gayrimüslimleri
sevse veya dinin emirlerinden bazılarını, kabul etmekle beraber
beğenmese, imanına zararı olur mu?
CEVAP
Bunları yapan kimse, Müslümansa kâfir olur. Mesela,
(Kapanmanın Allah'ın emri olduğunu biliyorum, ama bu hüküm eski
asırlar için geçerliydi, günümüzde tesettüre gerek yok) demek veya
(Hristiyanların kâfir olması, o zamana aittir, günümüzdekiler kâfir
değildir) demek yahut (Hazret-i Osman’ı sevmem, ama Ebu Leheb
kâfir de olsa, Peygamber efendimizin amcası olduğu için onu
severim) demek küfürdür, çünkü imanın esası, temeli Allah'ın
dostlarını [Müslümanları] sevmek ve düşmanlarını [kâfirleri]
sevmemektir. Çünkü Peygamber efendimiz, (İmanın temeli,
Allah’ın dostlarını sevmek ve Onun düşmanlarını sevmemektir)
buyuruyor. (İ. Ahmed)
Hadis-i şerifte bildirilenin aksini yapan yani, Ebu Leheb’i seven,
Hazret-i Osman’ı sevmeyen, imanın temelini dinamitlemiş ve İslâm
binasını yıkmış olur.
Allahü teâlâ, dinimizde eksiklik bırakmadığını, Kur'an-ı
kerimdeki hükümlerin Kıyamete kadar devam edeceğini bildirirken,
(Tesettür, eski insanlar içindi) ve (Eski Hristiyanlar kâfirdi, şimdikiler
Müslümandır) demek, Allah'ın emrini beğenmeyip değiştirmek olur.
Bu ise küfürdür.
Doğru iman ve imanı korumak
Sual: Ahirette kurtulmak neye bağlıdır?
CEVAP
Bazıları Allah’a inanan herkesin Cennete gideceğini sanıyor. Bu
çok yanlıştır. Amentü’deki altı esastan birine inanmayanın imanı
geçersizdir. Bunun için inanmak değil, doğru inanmak önemlidir.
Ahirette kurtulmak, ibadetin çok olmasına değil, doğru imana
bağlıdır. İhlaslı ameli az da olsa, hatta hiç ameli olmasa, zerre kadar
doğru imanı olsa yine Cennete girer. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor
ki:
(Kalbinde zerre kadar imanı olan Cehennemde kalmaz.)
[Buhari, Müslim]
Dünyadan herkes ahirete yolculuk yapıyor. Herkes bir vasıtaya
binip gidiyor. Bir vasıtaya binmek değil, doğru vasıtaya binmek
önemlidir. Yanlış vasıtaya binen, istediği yere değil, vasıtanın gittiği
yere gider. Kâbe’ye gitmek için niyet edip Paris’e giden uçağa
binen, niyeti halis olsa da Kâbe’ye varamaz.
Allahü teâlâ, doğruyu azıcık merak edene, doğruyu arayana
doğru yolu yani hakiki İslamiyet’i nasip edeceğine söz vermiştir.
[Ankebut 69, Şûra 13], Allah sözünden dönmez. (Al-i imran 9)
Demek ki bâtıl yollardaki insanlar istemek bir yana merak bile
etmiyorlar. Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. Doğru
iman sahibi olmaya çalışmalıdır. İtikadı düzeltmeden önce ibadet
etmenin faydası olmaz. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru
itikad 1 rakamı gibidir. İhlaslı ibadetler sağına konan sıfır rakamı
gibidir. Bir sıfır konunca 10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne
kadar 0 konursa değeri artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, yani
riya ile yapılan ameller de, soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna
konan sıfır gibi değersizdir. İtikad doğru olunca ibadetleri arttırmak,
insanın gayretine, ihlasına, ilmine bağlıdır. İstediği kadar artırır.
Ancak, doğru itikadı, yani ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç
faydası olmaz, soldaki sıfır gibi değersizdir.
Mutezile ve benzeri akılcı gruplara göre ibadetler imandan bir
parçadır. Onlara göre günah işleyen ve farzları yapmayan kâfir olur,
yani iman X amel diyorlar. Bunlardan birisi sıfır olursa netice de sıfır
olur diyorlar. Yani imansız amel de amelsiz iman da makbul değil
diyorlar. Ehl-i sünnete göre, amelsiz iman makbul, imansız amel
makbul değildir. Ehl-i sünnete göre amel X ihlas denebilir. Ancak
amel işlemeden, (Param olsaydı şu fakire yardım ederdim diye
ihlasla düşünen de, vermediği halde, amel işlemediği halde ihlaslı
niyetinden dolayı sevaba kavuşur. Bir kimsenin ihlası ne kadar
çoksa, amel ile çarpılınca netice büyük olur. Bizim ihlasımız 1 ise,
bin fakire birer ekmek versek, 1x1000 = bin sevap eder. Eshab-ı
kiramın ihlası çok kuvvetli olduğu için, mesela onların ihlası 1 milyon
olsun, bir fakire bir ekmek verse bir milyon sevap alır. Nitekim hadisi
şerifte buyuruluyor ki:
(Yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka
verse, eshabımdan birinin bir avuç kadar arpa sadakasının
sevabına kavuşamaz.) [Buhari]
Eshab-ı kiramın imanları çok kuvvetli ve ihlasları çok fazla
olduğu için böyle sevaplara kavuşuyorlar. Eshab-ı kiramdan biri
diğerinden daha yüksek idi. Bunun için Hazret-i Ebu Bekir’in verdiği
bir avuç hurmanın sevabı, diğer sahabeden birinin vereceği sevap
arasında dağlar kadar fark vardır. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor
ki:
(Benden sonra, Eshabımın ihtilaf edecekleri meseleler
hakkında sual ettim. Rabbim bana “Senin eshabın benim
yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha
parlaktır. Onlardan birisine uyan hidayet üzerindedir” buyurdu.)
[Deylemi]
Sual: İmanın doğru olması için gerekli şartlar nelerdir?
CEVAP
İman doğru olmadıkça, ibadetlere sevab verilmez. Onun için,
doğru imanı öğrenip ona göre iman etmek şarttır. İmanın doğru
olması için gerekli şartlardan bazıları:
1- İmanda sabit olmak:
Üç yıl sonra İslamiyet’i bırakıp Hıristiyan olacağım diyen, o anda
dinden çıkıp kâfir olur.
2- Havf ve reca arasında olmak:
Allah’ın azabından korkup, rahmetinden ümit kesmemek
gerekir.
3- Can boğaza gelmeden iman etmek:
Ölürken, ahiret hallerini gördükten sonra kâfirin imanı geçerli
olmaz; fakat o anda da, müslümanın günahlardan tevbesi kabul
olur.
4- Güneş batıdan doğmadan önce iman etmek:
Güneş batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.
5- Gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir:
Allah’ın bildirdiğini peygamberin veya evliyanın da
bilebileceğine inanmak gerekir.
6- Kâfirliğe sebep olan bir şeyi kullanmamak ve
söylememek:
Mesela haç takmamak, şakadan da olsa, ben kâfirim dememek
gerekir.
7- Dini bir hükümde şüphe etmemek:
Mesela namaz ve tesettür farz mı, şarap haram mı diye
tereddüt etmemek gerekir.
8- İtikadını İslam dininden almak:
Tarihçilerin, felsefecilerin değil, Resulullahın bildirdiği ve Ehl-i
sünnet âlimlerinin açıkladığı şekilde iman etmek.
9- Amentü’deki altı esasa inanmak:
Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah’tan olduğuna inanmak gerekir.
İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür. İmanın
şartını beşe indiren ve yediye çıkaran sapıklar varsa da, imanın
şartlarından herhangi birini inkâr eden veya yeni şart ilave eden kâfir
olur.
10- Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak:
Sevgi ve nefreti yalnız Allah için olmak. Allah düşmanlarını
sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü
gerektirir. Mesela Sokrat’ı sevmek, imam-ı Gazali’ye düşman olmak
gibi.
11- Ehl-i kitabın da cehennemlik olduğuna inanmak:
Onların cennete gireceğine inanan kâfir olur.
12- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmek:
Bu itikattan bazıları şunlardır:
1- Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. (Allah Arş’a
oturdu) demek küfürdür.
2- Allahü teala hiçbir şeye benzemez. Mesela eli var, ayağı var,
yürür iner, çıkar gibi insanlara benzetmek küfür olur.
3- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra
peygamber gelmez. (Nebi gelmez; ama resul gelir) gibi şeyler
söylemek küfürdür.
4- Ehl-i kıbleye [namaz kılan Müslümana], işlediği günahlardan
dolayı kâfir dememek. İbadetler, imandan parça değildir. Yani ibadet
etmeyen ve günah işleyen mümine kâfir denmez. Allahü teâlâ,
küçük günaha azap edebilir, büyük günahları affedebilir.
5- Cennetteki Müslümanların Allahü teâlâyı göreceğine
inanmak. Mutezile buna inanmaz.
6- İman ya vardır, ya yoktur, artıp eksilmez. Parlaklığı, kuvveti
artıp eksilir.
7- Kur’an-ı kerim mahlûk [yaratık] değildir.
8- Mest üzerine mesh etmek caizdir. Caiz değil diyen Ehl-i
sünnet olamaz.
9- Miracın ruh ve bedenle birlikte olduğuna inanmak.
10- Mucize ve keramet haktır.
11- Sahabenin hepsini sevip, hiçbirini kötülememek; çünkü
hepsi cennetliktir. (Hadid 10)
12- Ebu Bekr-i Sıddık, Eshab-ı kiramın en üstünüdür.
13- Ruh ölmez. Kâfir ve müslüman ölülerin ruhları işitir.
14- Kabir ziyareti caizdir. Kabirdeki peygamber, şehit ve evliya
zatlardan yardım istemek caizdir.
15- Kabir suali ve kabir azabı haktır. Kabir azabı ruh ve bedene
olacaktır.
16- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.
17- Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabını
ölülere bağışlamanın caiz olduğuna, bu sevabların ve duaların
ölülere ulaşarak, azaplarının azalmasına veya kalkmasına sebep
olacağına inanmak.
18- Öldürülen, intihar eden eceliyle ölmüştür.
19- Peygamberler küçük büyük, hiçbir günah işlemez.
20- Cennet ve cehennem ebedi yani sonsuzdur. Cennet ve
cehennem şu anda vardır. Günahkâr müminler, cehennemde
sonsuz kalmaz, kâfirler sonsuz kalır.
21- Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak. Birinde
bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ül-Muhtar haşiyesi)
22- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazreti
Mehdi’nin geleceğine, Hazret-i İsa’nın gökten ineceğine, güneşin
batıdan doğacağına ve diğer bildirilenlere inanmak.
23- Sultana, halifeye isyan caiz değildir. (Bu bilgiler, Fıkh-ı
ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mektubat-ı Rabbani, F.
Fevaid’den alındı.)
İmanından şüphe etmek
Sual: Kitaplarda, (Şimdi imanım var mı veya imanım devam
edecek mi diye şüphe etmek küfür olur) denirken, (Son nefeste
imansız gitmekten korkmak gerekir, korkmayan imansız gider) de
deniyor. Bunların ikisi aynı değil mi?
CEVAP
Hayır, aynı değildir. İbadetleri yapan kimse, imanının
bozulmasında şüphe eder ve günahım çoktur, ibadetlerim beni
kurtarmaz diye düşünürse, imanının kuvvetli olduğu anlaşılır.
İmanının devam edeceğinden şüphe eden kâfir olur. Şüphe etmeyi
beğenmezse, mümin olduğu anlaşılır. (Bezzaziyye)
İmanı olduğundan veya imanının hep devam edeceğinden
şüphe etmek caiz değildir, küfür olur. Mümin şimdiki ve gelecekteki
imanı hakkında hiç şüphe etmemeli, ölünceye kadar imanlıyım
demelidir.
Son nefes için ise, korku ve ümit arasında olmalı. Son nefeste
imansız gitmekten korkmak, şüphe değil iman alametidir. Ehl-i
sünnet âlimleri, (Son nefeste imansız gitmekten korkmayan,
imansız ölür) buyurmuştur; çünkü son nefese kadar bu imanı
muhafaza edip etmeyeceğimiz belli değildir. Bunun için, daima
korku içinde yaşamak, haramlardan kaçmak, dinimizin bütün
emirlerini yapmak ve Allah’ın rahmetinden de ümit kesmemek
gerekir.
İmanı korumak için
Sual: En kıymetli nimet iman olduğuna göre, bunu korumak için
ne yapmak gerekir?
CEVAP
İmanı korumak için şunlara uymak gerekir:
1- Gayba iman etmiş olmalı. Melekleri, Cenneti, Cehennemi
gösterseler, gözümüzle gördüğümüz için, "Cennet, Cehennem
vardır" demek iman olmaz. Gayri müslimlerin hepsi, ölürken Cenneti
Cehennemi görüp, "İman ettik" diyecekler; ama kabul olmayacaktır.
Müminler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara
3)
2- Gaybı yalnız Allahü teâlânın bildiğine inanmaktır.
Peygamber, melek, cin gaybı bilmez. Ancak Allahü teâlâ dilerse,
bildirebilir. Bu bakımdan mucizeyi, kerameti inkâr etmek caiz
değildir.
3- Haramı haram, helali helal bilmek yani kabul etmek. Kasten,
harama helal, helale haram diyen dinden çıkar.
4- Allahü teâlânın azabından emin olmamak ve gazabından çok
korkmak gerekir. Kur’an-ı kerimde, Rabbin azabından korkanların,
Onun azabından emin olmadığı bildiriliyor. (Mearic 27-28)
5- Bir insan ne kadar çok günah işlerse işlesin, kendini garanti
Cehennemlik bilmemeli. Bir hadis-i kudsi meali:
(Kulum, göklere ulaşacak günah işlese; fakat rahmetimden
ümidini kesmeyip, benden mağfiret dilerse, affederim.) [Tirmizi]
Bir âyet meali:
(De ki, ey çok günah işlemekle haddi aşan kullarım, Allah’ın
rahmetinden [bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü
Allah, [iman ehlinin] bütün günahlarını hiç şüphesiz affeder.
Elbette O, sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.)
[Zümer 53]
6- Allah’ın azabından emin olmamalı, rahmetinden de ümit
kesmemeli! Bir hadis-i şerif meali:
(Mümin havf ve reca [korku ile ümit] arasında bulunursa,
Allahü teâlâ, o kuluna ümit ettiğini verir ve korktuğundan onu
emin kılar.) [Tirmizi]
7- Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah
için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir. Bu, imanın
temelidir. Bir hadis-i şerif meali:
(İmanın temeli Müslümanları sevmek ve Allah düşmanlarını
sevmemektir.) [İ. Ahmed]
Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya buyurdu ki:
(Yer ve göklerdeki bütün mahlûkatın ibadetlerini yapsan,
dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe,
hiç faydası olmaz.) [K.Saadet]
8- İmanın makbul olması ve korunması için gerekli şartlardan
bazıları da şunlardır:
Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud ve hakiki mabud ve bütün
varlıkların yaratıcısıdır.
Dünya ve ahiret âleminde bulunan her şeyi, maddesiz,
zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü
teâlâdır.
Tevekkül farzdır.
Zaruri olarak ve icma ile bilinen, inanılacak şeylerde, kıyas
olmaz. Bunlarda ictihad veya kıyas edip yanılan kâfir olur. Zaruri
olarak ve icma ile bildirilmemiş olan iman bilgilerinde ictihad edip de
yanılan, kâfir olmaz ise de, bid'at sahibi olur.
İman artıp eksilmez. Yani iman edilmesi gereken şeyler
yönünden artıp eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden parlaklığı,
kuvveti artıp eksilir. Müminler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine
eşittir. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdır.
İtikadını İslam dininden almak. Resulullah efendimizin bildirdiği
şekilde iman etmek.
Günah işleyen, fakat tevbe etmeden mümin olarak ölen kimseyi
Allah dilerse ona Cehennemde azap eder, dilerse affeder ve hiç
azaba uğratmaz.
Melekler, kâfirlerin dediği gibi, Allahü teâlânın ortakları veya
kızları değildir. Günah işlemezler. Meleklerde erkeklik dişilik yoktur.
Kur’an-ı kerimdeki veya diğer din kitaplarımızdaki dini bir
hükümden şüphe etmemek: Mesela tesettür acaba farz mı diye
şüphe etmemek.
Helal da haram da rızktır. Herkes kendi rızkını yer, kimse
kimsenin rızkını yiyemez.
Elfaz-ı küfürden bir sözü, anlamını kabul etmese de söyleyen
kâfir olur. [Yani şaka olarak veya güldürmek için söylese yine küfür
olur. Mesela şakadan ben peygamberim dese küfür olur.]
Sarhoş iken, elfaz-ı küfrü söyleyene kâfir dememelidir.
Bu kâinat sonradan yaratılmıştır. [Felsefeciler, bunu kabul
etmiyor, kâinat böyle gelmiş, böyle gider diyerek kâfir oluyorlar.]
Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, yani namaz kılan müslümana
işlediği günahlardan dolayı kâfir dememek. [Ehl-i kıble denilen
kimsenin bir inanışı, manası çok açık olan kati bir delile zıt ise, küfür
olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da kâfir
olur.]
Tasavvufu inkâr etmemek. (Avarif-ül-mearif)
Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Hazret-i Ebu
Bekir, sonra sırası ile diğer üç halifedir.
Eshab-ı kiramın hepsi Cennetliktir. (Hadid suresi 10)
Allahü teâlânın Eshab-ı kiramdan razı olduğu Kur’an-ı kerimde
bildiriliyor. Onlardan birini kötülemek, bu âyet-i kerimelere
inanmamak olur. (Tathir-ül-cenan)
İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zararın hepsi, Allahü
teâlânın takdir etmesi iledir.
Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, insanların ve diğer
mahlûkatın yapacağı işleri bilmesi ve dilemesidir. Bunun
yaratılmasına kaza, ikisine birden kaza ve kader denir.
Allahü teâlâ, dilediğini bir lütuf olarak hidayete ulaştırır.
Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Çünkü
insanların işlerini Allahü teâlâ yaratır, fakat insana da irade-i cüziye
vermiş, yaptığından sorumlu tutmuştur.
Öldürülen de, intihar eden de eceliyle ölmüştür. Ecelsiz ölüm
olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Hiç kimse, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.)
[Araf 34]
İntihar eden müslümanın namazı kılınır. (Dürr-ül-muhtar)
Öldükten sonra herkes dirilecektir.
Kabir suali kabirde ruhun cesede iadesi ve kâfirler ile günahkâr
müminler için kabir azabı vardır.
Müminlerin, Cennete girmesi Allah’ın fazlındandır. Çünkü kimse
ameliyle Cenneti hak edemez.
İnsanlar, dirilince hesaba çekileceklerdir. Ameller mizanda
tartılacaktır.
Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat
edecektir. Peygamber efendimizin şefaati büyük günah
işleyenleredir. Dağlar kadar büyük günahı olanlar da, az veya çok
şefaate kavuşacaktır. Affa ve şefaate kavuşanlardan başka bütün
günahkârlar, günahlarının cezalarını çekeceklerdir. Hadis-i şerifte
buyuruldu ki:
(Her peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır.
Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.)
[Buhari]
Şefaati inkârdan sakınmalı. Çünkü hadis-i şerifte, (Şefaatime
inanmayan, ona kavuşamaz) buyuruldu. (Şir’a)
Kıyamet alametlerine inanmak: Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şu alametler çıkmadan kıyamet kopmaz: Güneş batıdan
doğar, üç yer batar, İsa gökten iner, Duman, Dabbetül arz,
Deccal, Yecüc Mecüc ve Aden’den bir ateş çıkar.) [Müslim]
Hazret-i Mehdinin geleceğine inanmak da, Ehl-i sünnet
itikadındandır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kıyamet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evladımdan
birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim
babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken,
onun zamanında adaletle dolar.) [Tirmizi, İ. Asakir]
[Bu bilgilerin hepsi, Fıkh-ı ekber, Emali, R. Nasıhin, Mektubatı
Rabbani, Feraidül fevaid kitaplarından alınmıştır. Başka
kitaplardan alınanların ise kaynağı sonunda bildirildi.]
Doğru itikadın önemi
Sual: İtikad üzerinde çok durmanızın sebebi nedir?
CEVAP
Çünkü, itikadı düzeltmeden önce ibadet etmenin faydası olmaz.
Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru itikad 1 rakamı gibidir.
İhlaslı ibadetler sağına konan sıfır rakamı gibidir. Bir sıfır konunca
10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne kadar 0 konursa değeri
artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, [riya ile] yapılan ameller de,
soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna konan sıfır gibi değersizdir.
Ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç faydası olmaz, soldaki
sıfır gibi değersizdir. İşte bu kadar önemli olduğu için Ubeydullah-i
Ahrar hazretleri (Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız
düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün çirkinlikleri verseler
itikadımız düzgün ise, hiç üzülmeyiz) buyuruyor.
İtikadı düzgün olan
Sual: İtikadı düzgün Müslümanlar Cehenneme girmez deniyor.
Günahları ne olacaktır?
CEVAP
Haramlardan kaçan ve ibadetlerini yapan Müslüman Allah’ın
dostudur. Allah dostunu Cehenneme koymaz. Bir hadis-i şerif meali
şöyledir:
(Vallahi, Allah dostunu ateşe atmaz.) [Cami-us-sagir]
Eğer Müslümana küfre düşmemişse, dünyada çektiği sıkıntılar
günahlarına kefaret olur, şefaate de kavuşur ve Cehenneme hiç
girmez.
Ehl-i sünnet yolunun iki esası
Sual: Ehl-i sünnet bilgilerinin bozulmadan günümüze kadar
gelmesinin sebebi nedir?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimlerinin gayretleri sayesinde bozulmaktan
korunarak gelmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri şu iki şeye titizlikle riayet
etmişlerdir:
Birincisi: Olduğu gibi muhafaza edip, ondan hiçbir şey
çıkarmadılar.
İkincisi: Ona bir şey ilave etmediler. Yani sünnete uyup, bidate
karşı çıktılar.
Sünnete uymak demek, İslam’a uymak demektir; ama bildirildiği
şekilde, hiç değiştirmeden uymak gerekir. Onun için Ehl-i sünnet
âlimleri, Resulullah’tan gelene, hiçbir şey ilave etmemişler, bir şey
de çıkarmamışlardır. Metni aynen almışlar, ona şerhler yapmışlar
yani açıklamışlardır. İşte bu sebeple, Ehl-i sünnet bilgileri günümüze
kadar bozulmadan gelmiştir.
İmanı muhafaza
Sual: İmanı muhafaza etmek için nelere dikkat etmeli?
CEVAP
İman, beş katlı bir kaleye benzer. Bunlar, bakır, demir, tunç,
gümüş ve altın katıdır.
1- Bakır katı, edeplerdir.
2- Demir katı, sünnetlerdir.
3- Tunç katı, farzlardır.
4- Gümüş katı, ihlâstır.
5- Altın katı, Allahü teâlânın rızasıdır.
Edebleri gözetmeyen, sünnete yol bulamaz. Sünnete uymayan,
farza yol bulamaz. Farzı tutmayan, ihlâsa yol bulamaz. İhlâsı
olmayan da, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaya yol bulamaz. (Ey
Oğul İlmihali)
Demek ki, son yani beşinci kata çıkabilmek için, sırayla, birinci,
ikinci, üçüncü ve dördüncü katlardan geçerek çıkmak gerekir. Diğer
katları geçmeden beşinci kata çıkılamaz.
Felaketlerin en büyüğü
Sual: Felaketlerin en büyüğü nedir?
CEVAP
En büyük felaket imansız ölmektir. İmansız, yani kâfir olarak
ölmemek için, ilim sahibi olmak, ihlâsla amel etmek, haramlardan
kaçıp ibadetleri yapmak şarttır. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. O
hâlde, imanlı yaşamak lazımdır. İmanlı yaşamak için de,
haramlardan sakınmak ve ibadetleri yapmak gerekir.
İkinci bir felaket de, bir kimse, bir sözüyle, bir işiyle küfre düşer
yani kâfir olur da, kendini Müslüman zanneder. Yaptığı işin küfür
olduğunu bilmediği için tevbe de etmez, imansız olarak ölebilir.
Günahı bilmemekten daha kötüsü, günahı ibadet olarak işlemektir.
Bid’at inanış ve diğer bid’atler böyledir. Bu felaketlerden kurtulmak
için, İmam-ı Rabbani hazretleri, (İlim, amel ve ihlâs şarttır)
buyuruyor. Yani dinimizi doğru olarak öğrenip, ihlâsla amel
edeceğiz. Bilmeden yapmak felaket olduğu gibi, bildiklerini de
ihlâssız yapmak felakettir.
İmanın esas şartı
Sual: İmanın altı şartına inanan kimse mutlaka mümin midir?
CEVAP
Topluma bakınca, herkesin mutlaka mümin olduğu söylenemez.
Birkaç örnek verelim:
1- Bir kimse, Amentü’deki altı şarttan biri olan kitaplara iman
ettiğini söylese, fakat Kur’an tarihseldir dese, bazı hükümleri
kıyamete kadar geçerli değil dese, mümin olamaz. Kur’ana inandım
demesinin bir faydası olmaz.
2- Bir kimse, Amentü’deki altı şarttan biri olan meleklere iman
etse, fakat meleklerin günah işlediğini söylese ve Hristiyanlar gibi
onları kız olarak bilse, mümin olamaz.
3- Bir kimse, Amentü’deki altı şarttan biri olan Allah’a iman
ettiğini söylese, fakat Allah dostlarını sevmese, onlara düşman olsa
veya Allah düşmanlarını sevse, onlarla dost olsa, ölülerine rahmet
okusa mümin olamaz. İmanın esas şartı, alameti; hubb-i fillah, buğdi
fillahtır. Allahü teâlânın sevdiklerini ve emrettiği şeyleri sevmek,
düşmanlarından ve yasak ettiklerinden sakınmaktır. Bir kimsenin
imanlı olup olmadığı buradan belli olur. Ehl-i sünnet yolunda
olanları, Allah’ın dinine hizmet edenleri sevmek hubb-i fillahtır.
Kâfirleri, Allahü teâlânın düşmanlarını, 72 sapık fırkada olanları
sevmemek buğd-i fillahtır. Bunlar sadece kalble olur. Sevilmeyen
kimse ile tartışılmaz ve dövüşülmez. Dostla da düşmanla da
tartışmak zararlıdır. Dostların dostluğu azalır, kalmayabilir,
düşmanların düşmanlığı artar.
İmanı olan emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunur. Yani
Allah’ın emrettiklerini öğretmeye çalışır. Bu da imanın
şartlarındandır.
İmanda şüphe
Sual: (Küfre düşülmüş olabilir) diye iman tazelemeye caiz
denirken, imanın varlığından şüphe etmeye küfür deniyor. İkisi
arasında ne fark vardır? İkisi de imanda şüphe değil mi?
CEVAP
İkisi farklıdır. İman tazeleyen kişi imanının olduğunu biliyor,
şayet bilmeden küfre düşmüşse, iman zayıflamış veya eskimişse
diye düşünerek tazeliyor. Peygamber efendimiz, (Elbisenin
eskidiği gibi, içinizdeki iman da eskir. İmanınızı tazeleyin!)
buyuruyor. İmanımızı yenilemek için sık sık kelime-i şehadet
getirmelidir.
(İmanım var mı yok mu) diye şüphe etmek küfür olur. Yani
(Acaba imanım var mı?) diye şüphe edilmez. Fakat (Ölürken
imanımızı muhafaza edebilir miyiz?) diye şimdi korkmak imanlı
olmanın alametidir. Bu, imanından şüphe değildir. İmanı kaybetme
endişesinden meydana gelen haklı bir korkudur. Çok kıymetli
mücevheri olanın, onu kaybetmekten veya çaldırmaktan korkmasına
benzer. Bu kimse, (Acaba benim mücevherim var mı?) diye
şüpheye düşmez. Sadece çaldırmaktan ve kaybetmekten korkar.
Kelime-i şehadeti söylemek
Sual: Kelime-i şehadet getiren herkese Müslüman denir mi?
Başka inanacağı şeyler yok mudur?
CEVAP
Müslüman denmesi için, kelime-i şehadet getirmek yetmez.
Amentü’de bildirilen altı şarta da inanmak şarttır. Amentü’nün birinci
şartı olan Allahü teâlâya iman ettim demek de yetmez. Allah’a nasıl
inanıyor? Her şeyi yaratan; ama başka hiçbir şeye karışmayan ilaha
mı? Yoksa noksan sıfatları olan ilaha mı? Bunun için, sıfat-ı zatiye
ve sıfat-ı sübütiye denilen, Allahü teâlânın sıfatlarını bilmesi gerekir.
Allahü teâlâya, böyle sıfatlarını bilerek inandığı gibi, meleklere de,
peygamberlere de sıfatlarıyla inanması gerekir. Mesela, meleklerin
kız olmadıkları gibi, erkek de olmadıklarını bilmesi gerekir.
Peygamberlerin de sıfatlarını da bilmesi gerekir. Mesela, onların
yalancı olmadıklarını bilmesi gerekir. Diğer şartlara da, bildirildiği
gibi inanması gerekir. Bunlardan biri noksan olursa, o iman geçerli
olmaz.
Yukarıda bildirilen bütün şartlara inandıktan sonra, İslam
Ahlakı kitabında bildirilen şu şartları da yerine getirmesi gerekir.
Kelime-i şehadet getirmenin dört şartı vardır:
1- Dille söylerken, kalb hazır olmak: Kalb hazır olmadan yani
ne söylediğinin farkında olmadan, rastgele kelime-i şehadet
getirmek geçerli olmaz.
2- Manasını bilmek: Kalb hazır, fakat ne söylediğini bilmiyor.
Bu da geçerli olmaz. Kendisinden başka ilah olmayan Allahü
teâlâya ve onun Resulü Muhammed aleyhisselama inandığını
bilmesi şarttır.
3- Hulus-i kalble söylemek: Kalb hazır, ne söylediğini de
biliyor, fakat ihlâsla söylemiyor. Söyle dedikleri için, şaka için veya
bir menfaat için, yani inanmadığı halde söylüyor. Bu da geçerli
olmaz. Gerçekten inandığı için, Allah rızası için söylemesi gerekir.
4- Tazimle söylemek: Bunların hepsi tamam; ama saygısızca,
hiç önem vermeden, Müslüman olmak da neymiş dercesine, tazim
göstermeden, alaylı bir şekilde söylemek de geçerli olmaz.
Şehadet getirmenin yüz otuz kadar faydası vardır; fakat dört
şeyden biri bulunursa, faydası yoktur. O dört şey: Şirk, şek, teşbih,
ta’til’dir. Bunları açıklayalım:
Şirk: Allahü teâlâya bir şeyi ortak koşmak demektir. Şirke birkaç
örnek verelim: Puta tapmak, ineğe tapmak, İsa heykeli denilen puta
tapmak şirktir. Kâfirlerin bayramlarında, onların ibadet olarak
yaptıklarını, ibadet niyetiyle yapmak şirktir. Hastalıktan kurtulmak
için papazdan imdat beklemek şirktir. Allah’tan başka yaratıcı
olduğuna inanmak şirktir.
Şek: Şüphe demektir. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında
tereddüt etmek demektir. Meksetmek, tevakkuf etmek, durmak
demektir. Bir kimse Allahü teâlânın varlığı ile yokluğu arasında
duraklarsa, cevap veremezse, şüpheye düşerse, şek etmiş olur. Şek
edince kelime-i şehadet fayda vermez.
Teşbih: Allahü teâlâyı, yarattığı bir mahlûka benzetmek
demektir. Bu teşbihi yapan fırkaya Müşebbihe veya Mücessime
denir. Bu fırka mensupları kâfirdir. Bu fırkayı ilk çıkaran Yahudi İbni
Sebe’dir. Allahü teâlâyı bir cisim olarak kabul eden ve Ona
insanlardaki gibi uzuvlar isnat eden, Kur’an-ı kerimdeki müteşabih
âyetlere yanlış mana verip, Allah’ın el, yüz gibi organlarının
olduğunu iddia eden sapık fırkadır. Müşebbihe denilen fırkalar,
Allah’ı yürüyen, oturan, madde, cisim gibi görür. Bir âyet-i kerime
meali şöyledir:
(Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O hiçbir şeye benzemez.)
[Şura 11]
Teşbih sahipleri, yani Müşebbihe denilen bozuk fırka
mensupları, kâfir oldukları için, onların kelime-i şehadet
söylemelerinin hiç kıymeti yoktur.
Ta’til: (Allah âleme karışmaz, her şey, vakti gelince kendi
kendine olur) diyen bir felsefi görüşün inancıdır. Bu felsefecilere
göre, hâşâ Allahü teâlâ, robot gibi olup, hiçbir şeye karışmaz,
emirleri, yasakları yoktur. Bu, ilah yok demenin başka şeklidir.
Hâlbuki Allahü teâlâ, kâinatı ve insanları başıboş bırakmamıştır. Bir
âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115]
Yeni Müslüman olan
Sual: Yeni Müslüman olan bir yabancı arkadaş var. Buna ilk
önce neyi öğretmeliyiz?
CEVAP
İlk önce imanı, yani Allahü teâlâyı, Onun sıfatlarını, Resulullah
efendimizin Allah’ın Peygamberi olduğunu, Amentü’de bildirilen altı
esası, sonra da İslam’ın beş şartını öğretip namaz kılmasını
sağlamalıdır. Çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kitab ehli olan bir kavme görevle gidince, önce, La ilahe
illallah Muhammedün Resulullah demeye davet et. Bunu kabul
ederlerse, günde beş vakit namazın farz olduğunu bildir. Bunu
da kabul ederlerse, Allah’ın Müslümanların zenginlerinden
alınıp fakirlerine verilen zekâtı farz kıldığını söyle.) [Buhari,
Müslim, Ebu Davud]
Bu hadis-i şerifte ilk önce, Allah’a imanla birlikte Resulünü de
tasdik bildirilmiştir. Resulullahı tasdik etmeyen mümin ve Müslüman
olamaz.
Sual: Yeni müslüman olanın veya akıl-baliğ olan çocuğun, önce
Kelime-i şehadet söylemesi ve bunun manasını öğrenip, inanması
gerekir mi?
CEVAP
Evet gerekir. Bundan sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında
yazılı olan itikad, yani iman edilmesi gereken bilgileri öğrenip,
bunlara inanması gerekir.
Sonra Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin kitaplarında yazılı
olan fıkıh bilgilerini, yani İslam’ın beş şartını ve helal, haram olan
şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun yaşaması gerekir.
Bunları öğrenmek ve uymak gerektiğine inanmayan, önem
vermeyen mürted olur. Yani kelime-i şehadet getirerek müslüman
olduktan sonra, tekrar kâfir olur.
Nikahlı müslüman bir kız, baliga olduğu zaman, Müslümanlığı
bilmezse, nikahı bozulur. Yani mürted olur. Allahü teâlânın sıfatlarını
ona bildirmelidir. O da, tekrar etmeli ve (bunlara inandım) demelidir.
(Dürr-ül-muhtar)
İbni Abidin hazretleri bunu açıklarken buyuruyor ki:
Kız küçük iken, ana-babasına tâbi olarak müslümandır. Baliga
olunca, ana-babasının dinine tâbi olması devam etmez. İslamiyet’i
bilmeyerek baliga olunca, mürted olur. İman edilecek şeyleri işitip
de, inanmamış kimse, kelime-i tevhid söylese, yani (La ilahe illallah
Muhammedün resulullah) dese, müslüman olmaz. (Amentü billahi...)
de bulunan altı şeye inanan ve (Allahü teâlânın emirlerinin ve
yasaklarının hepsini kabul ettim, beğendim) diyen kimse müslüman
olur.
Her müslüman, çocuklarına Amentü’yü ezberletmeli, manasını
iyice öğretmelidir! Çocuk bu altı şeyi öğrenmez ve inandığını
söylemezse, baliğ olduğu zaman müslüman olmaz, mürted olur.
Sadece Allah’a inandım demek kâfi değildir. Amentü’de
bildirilen altı husustan birini, mesela kaderi inkâr eden, kâfir olur,
bütün iyi amelleri yok olur. (Redd-ül-muhtar)
Sual: Kâfir (Beni İslam’a uygun defnedin) dese, mümin sayılır
mı?
CEVAP
Hayır. Kelime-i şehadeti veya manasını söylerse evet.
Sual: Yeni Müslüman oldum, fıkıh bilgilerim yok sayılır, her şeyi
yeni öğreniyorum, küfre sebep olan şeylerin hepsini de bilmiyorum.
Bilmeyerek küfre düşürecek bir şey yaparsam veya söylersem,
benim durumum o zaman ne olur? Bilmeyerek yaparsam imanımı
kaybetmiş olur muyum?
CEVAP
Hayır imanınızı kaybetmiş olmazsınız. Polonya gibi bir yerde,
yeni Müslüman olmuş bir kimse, elbette küfre düşüren bir çok şeyi
bilemez. Bilmediği için de hemen ona küfre düştün denmez. Peki ne
yapmalı? (Allahü teâlâya ve Resulüne ve Onun Allahü teâlâdan
getirdiklerinin hepsine inandım, beğendim, kabul ettim. Allahü
teâlânın ve Resulünün dostlarını severim ve düşmanlarını
sevmem demek kâfidir.) Dinimizin bildirdiği bir şeyde şüpheye
düşen kimse, (Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu şey ile neyi
bildirmek istemiş ise, öylece iman ettim, inandım) demelidir.
Not: Diğer maddelerde Amentü’nün bu 6 esası hakkında
geniş bilgi verilmiştir.
Gayba iman esastır
Sual: Tam İlmihal’in iman bahsinde, Seyyid Abdülhakim efendi
imanı şöyle tarif ediyor:
“Server-i âlem olan Muhammed aleyhisselamın, Peygamber
olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye
danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun
olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur. Resulü tasdik
etmiş olmaz veya Resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o
zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca,
iman olmaz; çünkü iman parçalanamaz. Akıl, Resulullahın
bildirdiklerini uygun bulursa, bu aklın kâmil, selîm olduğu
anlaşılır.”
Bu tarif, aklı dışlamıyor mu?
CEVAP
Asla dışlamıyor. Bu tarif selim olan akla değil, sakim olan akla
zıt olabilir. Sakim olan aklın anlamaması da önemsizdir.
Yine diyor ki: Bu tarif, Kur'anı anlamaya mani olmak için
konulmuş bir engeldir.
CEVAP
Tam aksine, dini aklına uydurmaya çalışanlara engel olur. Din
akla uydurulursa insan sayısı kadar din ortaya çıkar. Âlimlerin aklı
dinde ölçü değilse, sizin aklınız nasıl dinde ölçü oluyor? Bu tarifi
yapan İslam âlimidir. Allahü teâlâ, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun)
buyuruyor.
Yine diyor ki: Dogmaları, yani âyetleri akıl süzgecinden
geçirmeden inanmak gerçek iman olmaz.
CEVAP
Dogma tabirini daha çok ateistler kullanır. (Siz Kur’an ne
diyorsa hemen incelemeden inanıyorsunuz) diyorlar. Sizin onlardan
ne farkınız kaldı? Birisi bize (Bu âyettir) dese, sadece biz onun âyet
olup olmadığını araştırırız. O âyet ise, aklımıza zıt gelse de, hemen
tasdik ederiz.
Yine diyor ki: Görmeden, akıl süzgecinden geçirmeden
inanmak olacak şey değildir.
CEVAP
Siz Cenneti, Cehennemi gördünüz mü? Görmeden nasıl
inanıyorsunuz?
Yine diyor ki: Bekara suresinin 3. âyetinde Onlar gaybı tasdik
ederler, deniyor. Görmeden inanın denmiyor ki.
CEVAP
Anlaşılan siz, gaybın ne olduğunu bilmiyorsunuz. Gayb, duygu
organları [görmek, işitmek, dokunmak, koklamak, tatmak] ile veya
hesap ve tecrübe ile anlaşılmayan şey demektir. İmam-ı Rabbani
hazretleri buyurdu ki: Akıl ve vehim Allah’a yaklaşamaz. Hiç bir şeye
benzemeyen ve akılla anlaşılamayan yaratıcıya, gayb yolu ile
inanmaktan başka çare yoktur; çünkü görerek, düşünerek anlamaya
kalkışmak, iman olmaz. Kendi yaptığına inanmak olur ki bu da iman
değildir. (2/9)
Yine diyor ki: İman, gördükten sonra tasdiktir.
CEVAP
Bu, İslamiyet’e inanmıyorum demenin başka şeklidir. İmanın altı
esasından hangisini gördünüz? İman, görmeden tasdiktir.
Cebimden elma çıkarsam, sonra bu elmadır desem, bunu görenin
tasdiki inanmak olmaz, gördüğünü söylemek olur. İman gayba olur.
Cebimde altın var desem, siz bana güvenerek evet var diye tasdik
ederseniz bu inanmak olur, ama altını gördükten sonra bu altın
demek iman değil, gördüğünü söylemek olur. Bu farkı iyi
anlamalıdır.
Yine diyor ki: Allah’ın gayb ile ilgili her şeyini akıl süzgecinden
geçirmeden inanmak iman olmaz.
CEVAP
Akıl ile Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu, nasıl konuştuğunu
nasıl yarattığını, Cennetteki meyvelerin tadını bilebilir miyiz?
Melekleri akıl ile tarif edebilir miyiz? Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu
tarif etmeniz mümkün mü? Elleri, gözleri, bir mekânı var mı, ne ile
işitiyor, nasıl ezeli ve ebedi olur? Bu terazi bu sıkleti çekmez
denmiştir. Yani akıl ile bunları anlamak imkânsızdır.
Sual: Akla ve araştırmaya çok önem veren genç bir arkadaş,
(Şu neden farz, şu neden günah? Bunların hikmetini, sebebini
bilmeden kabul etmem. Ben görmediğim Allah’a, koca karı gibi
inanmam) diyor. Dinimiz görmeden iman etmeyi bildirmiyor mu?
CEVAP
Bu genç gibi söylemek çok tehlikelidir. İlahi emrin hikmeti
anlaşılmasa da Allah’ın emri olduğu için, hiç tereddütsüz kabul
etmek şarttır. İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan Hüccet-ülİslam
unvanına sahip imam-ı Gazali hazretlerinin İhya’da ve imamı
Süyuti hazretlerinin Cami-us-sagîr’de bildirdiği hadis-i şerifte
buyuruluyor ki:
(Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, koca karılar gibi
inanın.) [Deylemi]
Bu hadis-i şerif kocakarı gibi bâtıl şeylere körü körüne inan
demek değildir. Allah ve resulünün bildirdiklerine aklın almasa da,
ispat edemesen de, inanın demektir. Cennet, Cehennem, Sırat
köprüsü ve ahiret hayatı akıl ile mantık ile ispat edilemez. Mutezile
aklı almadığı için sırat köprüsünü, miracı ve benzeri olayları inkâr
etmiştir. Şimdi bir çok Müslüman inanamayıp mürted olurken,
müşrikler, bu bir çılgınlık derken, Hazret-i Ebu Bekir, O söylediyse
doğrudur diyerek imanın zirvesine çıkmıştır.
Görmeden, aklını kullanmadan, bir anda Miraca gidip geldiğine
inanarak Resulullahı tasdik etmesi imanını yükseltmiştir. Güneşten
daha parlak olan imanından dolayı Peygamber efendimiz, (Ebu
Bekrin imanı, bütün insanların imanları toplamı ile tartılsa, Ebu
Bekrin imanı daha ağır gelir) buyurmuştur.
Lüzumlu fıkıh bilgilerini öğrenmek farz-ı ayn iken, bu farzı terk
edip, (İmanı araştırıyorum) diyerek ağaçların, çiçeklerin, insan ve
hayvanların anatomisini incelemekle devamlı meşgul olmak caiz
değildir. İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. Peygamber
efendimiz, gayba imanı emretmiştir. İspat ile delil ile iman olmaz.
İman, görmeden inanmaktır. Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken, (O
müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)
Demek ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır. Resulullah ne
bildirmişse doğrudur diyerek inananlar kurtulmuştur. İman,
araştırarak, akıl yürüterek elde edilen bir şey değildir. İslam âlimleri
imanı şöyle tarif etmişlerdir:
İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği
şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup
olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik
etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut
Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere
itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman
parçalanmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani]
Selim akıl çok kıymetlidir. Hadis-i şerifte, (Akıl, hak ile bâtılı
birbirinden ayıran bir nurdur) buyuruluyor. Allahü teâlâ, insana,
hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden ayırabilmesi için aklı verdi. Akıl bir ölçü
aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Mahluklara ait
bilgilerde ölçü olur. Akıl, insandan insana değiştiği için, bazı insanlar
mahlûklara ait bilgilerde isabet ettiği halde, bazıları yanılabilir. İnsan,
bir yol gösterici olmadan aklı ile Allah’ın bildirdiği doğru yolu
bulamadı. Tarih incelendiğinde, kendi başlarına giden insanların
yanlış yollara saptıkları görülür. O halde Resulullaha inanmak
şarttır.
Sual: (Görmediğim şeye iman etmeyi aklım almıyor, dindeki
şeylerden ruhum sıkılıyor) diyen arkadaşıma ne cevap vereyim?
CEVAP
Almayan aklını ve sıkılan ruhunu göstermesini isteyin, bakalım
gösterebilecek mi?
Sual: Ben görmediğim Allah’a inanmam demek uygun mu?
CEVAP
Hayır değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bildiğimiz, hatırımıza, hayalimize gelen, duygu organlarımıza
etki eden her şey mahlûktur. Bizim, Allahü teâlâ bir şeye benzemez
dememiz, benzetmek olur. Bizim anladığımız büyüklük, küçüklüktür.
İbrahim aleyhisselam, kâfirlere, (Niçin kendi yaptığınız putlara
tapıyorsunuz? Sizleri de, yaptığınız işleri de Allahü teâlâ
yarattı!) dedi. İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve
hayalimizle meydana getirelim, bunların hepsi, Allahü teâlânın
mahlûkudur. O, bildiğimiz, düşünerek bulduğumuz şeylerin hiçbirine
benzemez ve nasıl olduğu anlaşılamaz. Akıl ve hayal Ona
yaklaşamaz. Böyle hiçbir şeye benzemeyen ve akıl ile
anlaşılamayan yüce yaratıcıya, gayb yolu ile inanmaktan başka çare
yoktur. Çünkü, görerek, düşünerek anlamaya kalkışarak inanmak,
Ona inanmak olmaz. Kendi yaptığımız şeye iman etmek olur. Bu da,
Onun mahlûkudur. Bunu, Ona ortak yapmış, Ondan başkasına iman
etmiş oluruz. (2/9)
Sual: Evliya zatlardan bazıları, (Biz Cenneti, Cehennemi
görsek, imanımızda bir artma, bir değişiklik olmaz) demişler. Bu
nasıl olur? İnsanın bir şeyi bilmesine ilmel yakîn, gözle görmesine
de aynel yakîn deniyor. Gözle görmek, ilimle bilmekten çok daha
üstün değil midir? Atalarımız, (Gözüm sana mı inanayım, yoksa
sözüm sana mı inanayım?) diye boşuna mı söylediler? Bu zatların
böyle söylemesinin hikmeti ne olabilir?
CEVAP
Elbette göz, bilmeye göre daha sağlam delildir. Ama bu bizim
gibi insanlar içindir. Hakiki imana kavuşmuş evliya zatların ilimleri
farklıdır. Hazret-i Ebu Bekr’in (O söylediyse doğrudur) demesi
bunun bariz örneğidir. Göz yanılabilir ama bu ilim sahiplerinin
imanları öyle sağlamdır ki, hiçbir şey onu değiştiremez. Göz ile
görenin imanı bu kadar sağlam olamaz. İman etmede göz ölçü
değildir. Sadece göz ölçü olsaydı, Resulullah efendimizi gören
herkesin iman etmesi gerekirdi. (Ebu talibin yetimi) diye bakanlar
kâfirlikte kaldı, (Allah Resulü) diye bakanlar hidayete erdi. Baştaki
göz yanılabilir, kalbdeki göz yanılmaz. Müslümanların görmeleri,
anlamaları kalb gözü ile olur. Göz bakınca, kalb inanınca görür.
Müslümanın kalbi inanmıştır, Allahü teâlânın ihsanlarına
kavuşmuştur. Derecesine göre neler görür neler, dünya ahiret fark
etmez.
Görerek iman
Sual: Eğitimci bir arkadaş, (Görerek inanmak, iman olmaz)
dedi. Bir öğrenci de, (Mucize ve keramet görerek iman eden kimse,
görerek iman etmiş olmuyor mu? Mesela Peygamber efendimizin
mucizelerini veya Abdülkadir Geylani hazretlerinin menkıbesindeki
papazın Cenneti ve Cehennemi görüp inanması görerek iman değil
mi?) dedi. Hangisinin sözü doğrudur?
CEVAP
Eğitimci arkadaşın söylediği doğrudur. Görerek inanmak iman
değildir. Gördüğünü tasdik etmek olur. Bekara suresinin başında,
salihler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. Gayba
inanmak esastır. Bir insanı Cennete, Cehenneme götürseler, o da
gördüğü için inansa, iman etmiş olmaz. Gördüğünü söylemek olur.
Onu herkes yapar. Marifet, görmeden iman etmektir. Şeytan da,
Cenneti gördü ve Cennetin olduğunu söylemesi, iman sahibi
olduğunu göstermez.
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği
şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, inanıp tasdik
etmektir. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur,
Resulü tasdik etmiş olmaz. Yahut Resulle aklı birlikte tasdik etmiş
olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam
olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanamaz. (S. Ebediyye)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Akıl, kuruntu, hayâl Allah’a yaklaşamaz. Hiçbir şeye
benzemeyen ve akılla anlaşılamayan yaratıcıya, gayb yoluyla
inanmaktan başka çare yoktur, çünkü görerek, düşünerek anlamaya
kalkışmak, iman olmaz. Kendi yaptığına inanmak olur ki, bu da iman
değildir. (2/9)
Bir kimse, gayba inandıktan sonra, Cenneti, Cehennemi ve
melekleri görse, imanı daha çok kuvvetlenmiş olur. Mucize ve
kerametler de, imanın kuvvetlenmesine sebep olur. Yine İmam-ı
Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Eshab-ı kiram, Resulullah'ı, vahyi ve mucizeleri gördükleri,
melekle birlikte bulundukları için onların imanları görerek inanmak
oldu. Bu üstünlükler, diğer bütün üstünlüklerin temelidir. Eshab-ı
kiramdan başkası bu üstünlüklere kavuşamadı. (1/120)
Mucizeye de inanmayan çok kimse oldu. Peygamber
efendimizin bin kadar mucizesi görüldüğü hâlde, sihir diyerek
inanmayanlar çıktı. Bu bin mucizeden biri ve devamlı bir mucize
olan Kur'anı kerime de inanmayanlar çıktı. Musa aleyhisselamın
asasının büyük bir yılan olması, denizde yürümesi gibi mucizelerine
Firavun ve adamları inanmadı. İsa aleyhisselamın körlerin gözünü
açmak, ölüleri diriltmek gibi mucizelerine çok kimse inanmadı.
Kerametlere de inanmayan çok kimse oldu. Kerameti görmek
görerek iman değildir. Abdülkadir Geylani hazretlerinin kolunun
içinde Cennetin ve Cehennemin görülmesi iman etmeyi gerektirmez.
Sihir derler, büyü derler, inanmayan çıkar. Kimi hiçbir şey görmeden
inanır, kimi de görünce imanı daha kuvvetlenir. Mucize ve keramet
iman etmeyi kolaylaştırır, ama (Kesin olarak iman etmeyi gerektirir)
denmez.
Kelime-i tevhidin manası
Sual: Kelime-i tevhidin manası nedir?
CEVAP
Müslüman olan bir kimseye, ilk önce (La ilahe illallah,
Muhammedün resulullah) kelimesinin manasını bilmek ve
inanmak farzdır. Bu kelimeye Kelime-i tevhid denir. Kısaca manası,
(Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam da Onun
Resulüdür) demektir.
Kelime-i tevhidin manasını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklıyor:
İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı
vardır. Her varlığı, O yaratmıştır. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri
yoktur. Bir ikincisi yoktur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur.
Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması
gerekir. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyacı
yoktur. Her şeyi var eden, her varı her an varlıkta durduran Odur. O,
madde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yoktur. Ölçülmez.
Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayale gelen her şey, O
değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O,
mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayale gelen her şeyi, O
yaratmaktadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yoktur. Her
varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O,
Arş__________ın üstündedir. Fakat bu, Arş Onu taşıyor demek değildir. Arş,
Onun lutfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl
ise, şimdi hep öyledir. Arşı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedi
sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olmaz. Onun
sıfatları vardır. Sıfat-ı sübutiyyesi sekizdir. Hayat, ilm, sem, basar,
kudret, irade, kelam, tekvin. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz.
Değişiklik olmak kusurdur. Onda kusur, noksanlık yoktur. Hiçbir
mahlûkuna benzemez ise de, dünyada, Onu kendisinin bildirdiği
kadar bilmek ve ahirette görmek olur. Burada nasıl olduğu
anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görülecektir.
Allahü teâlâ, kullarına, peygamberler gönderdi. Bu büyük
insanlar vasıtası ile kullarına, saadete ve felakete sebep olan işleri
bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, son Peygamberi olan
Muhammed aleyhisselamdır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her
yere, her millete Peygamber olarak gönderilmiştir. Bütün insanların,
meleklerin ve cinnin Peygamberidir. Dünyanın her yerinde, herkesin,
o yüce Peygambere tâbi olması, uyması gerekir. (Kimya-i Saadet)
Tevhid ve iman
Sual: Tevhid yani Allah’tan başka ilah yoktur diye inanmak
hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Tevhid, taze ceviz gibidir. Cevizin iki kabuğunu ve içini herkes
bilir. Özünün özü de, yağıdır. Münafıklar, yalnız dil ile (La ilahe
illallah) der, kalb ile inanmaz. Bu 1. derecedir.
2. derece: Kelime-i tevhidin manasına, kalbin inanmasıdır. Bu
inanış, ya başkasından görerek, işiterek olur ki, bizim gibi cahillerin
inanışı böyledir. Yahut delil ile, aklın ispat etmesi ile inanır. Din
âlimlerinin, kelam ilmi üstatlarının inanması böyledir.
3. derece: Bir yaratanın, her şeyi yarattığını görmek, her işin,
tek bir fail tarafından yapıldığını, başka kimsenin, hiçbir şey
yapmadığını anlamaktır. Bu anlayış için, kalbde bir nurun parlaması
gerekir. Böyle hasıl olan iman, cahillerin ve kelam âlimlerinin
imanına benzemez. Mesela, bir ev sahibinin, evde bulunmasına
inanmak üç türlü olur:
a- Birisinden işiterek inanmaktır. Taklit ile olan iman, bunun
gibidir.
b- Ev sahibinin, her gün kullandığı bineğini, elbise ve
ayakkabılarını evde gördüğü için inanmaktır. Bu da kelam âlimlerinin
imanına örnektir.
c- Ev sahibini evde görerek inanmaktır. Bu, ariflerin tevhidine
örnektir. Böyle tevhid, her ne kadar yüksek derece ise de, bunun
sahibi, mahlûkları görmekte ve bunların Halık [yaratıcı] tarafından
yaratıldığını bilmektedir. Mahlukları gördüğü için, tevhid tam olamaz.
4. derece: Bir var görür, birden başka bir şey görmez.
Tasavvufta bu hâle, Tevhidde fena derler.
Bu dört dereceden;
Birincisi: Münafıkların tevhidi olup, cevizin dış kabuğuna
benzer. Cevizin dış kabuğu, acıdır. Dış yüzü güzel, yeşil ise de, iç
yüzü çirkindir ve yakılınca bol duman yaparak ateşi söndürür ve
birkaç gün cevizi korumaktan başka, bir işe yaramaz. Münafığın
tevhidi de, münafık olduğu bilinmediği için, halk onu Müslüman
zanneder.
İkincisi: Cahillerin ve kelam âlimlerinin tevhidi, cevizin tahta
kabuğu gibidir. Bu tahta kabuk, cevizi birkaç zaman korumaktan
başka işe yaramadığı gibi, bu derecedeki tevhid de, yalnız insanı
Cehennem ateşinden korumaya yarar.
Üçüncüsü: Cevizin özü gibidir. Yenilecek, yararlanacak
kısımdır.
Dördüncüsü: Cevizin özü yenilip hücrelerine kadar sindirilmiş
hâlidir.
Ehl-i sünnet itikadı
Sual: Ehl-i sünnet itikadında olmanın şartları nelerdir?
CEVAP
Ehl-i sünnet itikadından, önemli olanlardan bazıları şunlardır:
1- Amentü’deki altı esasa inanmak. [Hayrın, şerrin ve her şeyin
Allah’tan olduğuna inanmak. İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği
günahlardan mesuldür.]
2- Amel, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen veya
günah işleyen mümine kâfir denmez. [Vehhabiler, (amel imanın
parçasıdır, namaz kılmayan ve haram işleyen kâfirdir) derler.]
3- İman ya vardır ya yoktur, artıp eksilmez. [Parlaklığı artıp
eksilir.]
4- Kur’an-ı kerim mahlûk [yaratık] değildir.
5- Allah mekândan münezzehtir. [Vehhabiler, (Allah gökte veya
Arşta) derler. Bu küfürdür.]
6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. [Vehhabiler, kendilerinden başka
herkese kâfir derler.]
7- Kabir suali ve kabir azabı haktır.
8- Gaybı yalnız Allah bilir, dilerse enbiya ve evliyasına da
bildirir.
9- Evliyanın kerameti haktır.
10- Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. [Rafiziler, (Beşi hariç
sahabenin tamamı kâfirdir) derler. Halbuki Kur’anda, tamamı
cennetlik deniyor.] (Hadid 10)
11- Ebu Bekr-i Sıddık, eshab-ı kiramın en üstünüdür.
12- Mirac, ruh ve bedenle birlikte olmuştur.
13- Öldürülen, intihar eden eceli ile ölmüştür.
14- Peygamberler günah işlemez.
15- Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak.
16- Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu
Muhammed aleyhisselamdır. [Vehhabiler, Hazret-i Âdem’in, Hazret-i
Şit’in, Hazret-i İdris’in peygamber olduğunu inkâr ederler. İlk
peygamber Hazret-i Nuh derler. Liderlerine resul [Peygamber] diyen
bazı gruplar da, (Nebi gelmez, ama resul gelir) derler. Bunun için de
Resulüm diyen zındıklar türemiştir.]
17- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.
18- Ruh ölmez. Kâfir ve Müslüman ölülerin ruhları işitir.
19- Kabir ziyareti caizdir. İstigase, yani Enbiya ve evliyanın
kabirlerine gidip, onların hürmetine dua etmek ve onlardan yardım
istemek caizdir. [Vehhabiler ise buna şirk derler. Bu yüzden
Sünnilere ve Şiilere müşrik, yani kâfir derler.]
20- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazreti
Mehdi’nin geleceğine, Hazret-i İsa’nın gökten ineceğine, güneşin
batıdan doğacağına ve bildirilen diğer kıyamet alametlerine
inanmak.
İmam-ı a’zam hazretleri (Kıyamet alametlerine tevilsiz
inanmalı) buyuruyor. (Fıkhı ekber)
Bir hadis-i şerif meali:
(Güneş batıdan doğmadıkça, Kıyamet kopmaz. O zaman
herkes iman eder, ama iman artık fayda vermez.) [Buhari,
Müslim]
Güneşin batıdan doğmasını, (Avrupa Müslüman olacak) diye
tevil etmek, imam-ı a’zamın sözüne aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi tevil
etmemiştir. Hâşâ Resulullah, bilmece gibi mi söz söylüyor? Böyle
tevil etmek, (elma dersem çık, armut dersem çıkma) demeye
benzer. Nitekim (Salat, duadır, namaz diye bir şey yok) diyenler
çıkmıştır. O zaman ortada din diye bir şey kalmaz. Bir de Avrupa
Müslüman olunca, iman niye fayda vermesin? Güneşin batıdan
doğması, ilmen de mümkündür. Dinsizler itiraz eder diye zoraki
tevile gitmek gerekmez. Allahü teâlâ, dünyayı şimdiki yörüngesinden
çıkarır, başka yörüngeye koyar. Dönüşü değişince, güneş batıdan
doğmuş olur.
21- Ahirette Allahü teâlâ görülecektir.
22- Kâfirler Cehennemde sonsuz kalır ve azapları hafiflemez,
hatta gittikçe artar.
23- Mest üzerine mesh etmek caizdir.
24- Sultana isyan caiz değildir.
(Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin,
Mektubat-ı Rabbani, F. Fevaid’den alınmıştır.)
Cehennemden kurtulan tek fırka
Sual: Ben dini bilgilerden mahrum olarak yetiştim. Dinimi doğru
olarak öğrenmek istiyorum. Birçok kitap aldım. Kitaplarda oldukça
çok farklılık var. Kur'an mealleri de farklı. Kendi başıma doğruyu
bulmam mümkün değildir. Aynı konuları hocalara sordum. Onlar da
farklı şeyler söylediler. Dinimi doğru olarak öğrenmeden ölürsem,
mazur sayılır mıyım? Yoksa yanlış bildiğimden sorumlu olur
muyum?
CEVAP
Aynı ve benzer sualleri çok kimse soruyor. Her fırka, her grup,
benim yolum doğru diyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Hadis-i şerifte, müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları bildirildi.
Bu 73 fırkadan herbiri, İslamiyet’e uyduğunu, Cehennemden
kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu
söylemektedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir.)
[Müminun 53 ve Rum 32]
Bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluş fırkasının alametini
Peygamber efendimiz bildirmiştir:
(Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda
bulunanlardır.) [Tirmizi]
Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı
kiramı da söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi,
(Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız
Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden,
elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan
fırka, yalnız bunlardır. (C.1, m.80)
Bugün çok kimse de kendilerinin Ehl-i sünnet olduğunu
söylüyor. Bu bakımdan Ehl-i sünnet itikadının ne olduğunu bilmek
şarttır. Bu bilindikten sonra doğruyu, hakkı bilmek zor olmaz.
Şirki affetmez ne demek?
Sual: Allah’ın her günahı affedebileceği söyleniyor. Halbuki en
büyük günah olan şirki affetmeyeceği Kur'anda yazılı imiş. Bu
hususu açıklar mısınız?
CEVAP
İtikadımızı düzeltmeliyiz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor
ki:
İtikad edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette
Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da işlerde
[ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa,
tevbe ile ve belki tevbesiz de af olabilir. Eğer af olunmazsa,
Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı
düzeltmektir. (1/193)
Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Her müslüman, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeli, imanını buna
göre düzeltmelidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan
itikada uymayan fena, bozuk itikadlar, imanlar, yani bunlara gönül
bağlamak, gönlü öldüren bir zehirdir. İnsanı sonsuz azaba götürür.
Amelde, ibadetlerde tembellik, gevşeklik olursa, affolunabilir. Amma
itikadda gevşek davranmak affolunmaz.
Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(Allah [ahirette] şirki [küfrü, bozuk imanı] asla affetmez. Diğer
bütün günahları ise, istediği kimselerden affeder.) [Nisa-48]
O halde ölmeden önce itikadı düzeltmelidir.(2/67)
Görüldüğü gibi, şirk yani küfür üzere ölen kimse, ebedi olarak
Cehennemde kalır. Dünyada iken, yani ölmeden önce şirke [küfre]
düşen kimse, tevbe ederse affolur.
Bir kâfir, kâfirliğine tevbe ederse, tertemiz, günahsız müslüman
olur. Bir müslüman da şirke [küfre] düşerek kâfir olur, sonra pişman
olup tevbe ederse, yine müslüman olur. Tevbe etmek için yalnız
Kelime-i şehadet söylemek kafi değildir. Küfre sebep olan şeyden
de tevbe etmek lazımdır. (Allah şirki affetmez) sözü yanlış
anlaşılmaktadır. Şirk üzere ölmüş olan affolmaz; fakat hayattayken,
defalarca şirke düşüp sonra tevbe eden affolur.
Ehl-i sünnet olmak için
Sual: Okuduğum bir kitapta, (Tafdil-uş-şeyhayn, hubb-ülhateneyn
ve mest üzerine mesh etmek, Ehl-i sünnet olmanın
alametidir) deniyor. Burada ne denmek isteniyor?
CEVAP
Tafdil-uş-şeyhayn, iki kayınpeder olan hazret-i Ebu Bekir ile
hazret-i Ömer’i diğer sahabe-i kiramdan üstün tutmak demektir.
Hubb-ül-hateneyn, iki damat olan hazret-i Osman ile hazret-i Ali’yi
sevmek demektir. Bir de, mest üzerine mesh etmek, Ehl-i sünnet
olmanın alametlerindendir. Özellikle İbni Sebeciler, ilk üç halifeyi
sevmezler ve mest üzerine mesti caiz görmezler. Çıplak ayağa
mesh ederler. Bir kimsenin Ehl-i sünnet olup olmadığı, bunlardan da
bilinebilir.
Fıkh-ı ekberden parçalar
İmam-ı azam hazretlerinin Fıkh-ı ekber kitabının bazı bölümleri
şöyledir:
İman Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,
öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan
olduğuna, hesap, mizan, Cennet ve Cehenneme inanmak ve
hepsini hak bilmektir.
Allah, birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Ona hiçbir şey denk
değildir. O yarattıklarından hiçbirine benzemez, isimleri, zati ve fiili
sıfatıyla hep var olmuş ve var olacaktır. Onun İsim ve sıfatlarından
hiçbiri sonradan olma değildir, hepsi ezelidir. O ilmiyle daima bilir,
kudretiyle daima kadirdir. Kelam ile konuşur, yaratması ile daima
halıktır, fiili ile daima faildir. Yapılan şey mahlûktur. Allah’ın fiili ise
mahlûk değildir. [Fiil; iş, fail ise iş yapan demektir. Kadir, her şeye
gücü yetendir.]
Tevhidin aslı, Amentü’ye inanmaktır. Kur’anda zikredilen el,
yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. Onun eli, kudreti veya
nimetidir denilemez. Çünkü bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur.
[Bozuk fırkalar, bizzat el yüz gibi diyerek insana benzettikleri için, bu
sıfatları aynen kabul ederek tevil etmenin caiz olduğunu imam-ı
Gazali hazretleri bildiriyor.]
Allahü teâlâ ahirette Cennette görülecektir.
Allahü teâlânın, isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette
eşittir, aralarında farklılık yoktur.
Onun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O
işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim
gücümüzün yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz.
Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat
Allah’ın kelamı mahlûk değildir.
Kur’an-ı kerim mahlûk [yaratık] değildir, orada
Peygamberlerden, kâfirlerden, mesela Firavun ve İblisten naklen
verilen haberlerin hepsi Allah kelamıdır. Allah’ın kelamı mahlûk
değildir.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın neslini, sulbünden insan
şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip,
küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir.
Bu, onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan
sonra küfre sapan, bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik
eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günah ve çirkin
hallerden beridir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki olmuştur.
[Buna zelle denir. Zelle, doğrular içinde en doğruyu bulamamak
demektir.]
Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri haktır.
Peygamberlerin şefaati haktır. Peygamber efendimizin şefaati
büyük günah işleyenleredir.
Kıyamet günü amellerin mizanla tartılması ve Peygamber
efendimizin havzı haktır. Kıyamette, hasımlar arasında hesaplaşma
olması haktır.
Cennet ve Cehennem şimdi vardır, ebediyen de yok
olmayacaktır.
Eshab-ı kiramın hepsini ancak hayırla anarız. Peygamberlerden
sonra insanların en faziletlisi, Hazret-i Ebu Bekir, sonra diğer üç
halifedir. [Fazilet sırası, halifelik sıralarına göredir.]
İman, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve
eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Müminler,
iman ve tevhid hususunda birbirlerine eşittir. Fakat amel itibariyle
birbirlerinden farklıdır.
[İman; dil ile ikrar kalb ile tasdiktir. İman artmaz ve eksilmez.
Ancak parlaklığında, kuvvetinde çoğalma olur. Amel, imandan parça
değildir. Günah işleyene kâfir denmez. İman herkese lazım iken, her
amel herkese lazım değildir. Mesela nisaba ulaşmayan fakir zekât
vermez. Hayz ve nifas halinde namaz kılınmaz. Fakat fakire ve
böyle kadına iman lazım değildir denemez.]
Allahü teâlâ, dilediğini bir lütuf olarak hidayete ulaştırır.
Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür.
Mirac haberi haktır. Deccal’ın, Yecüc ve Mecüc’ün ortaya
çıkması, güneşin batıdan doğması, Hazret-i İsa’nın gökten inmesi
ve diğer kıyamet alametlerinin hepsi de haktır.
Kabir suali kabirde ruhun cesede iadesi ve kâfirler ile günahkâr
müminler için kabir azabı haktır.
Mestler üzerine meshetmeyi bildiren hadise göre; mestin mesh
müddeti, mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir.
Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.
Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi birçok ilimden daha
efdaldir.
Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemek [namaz kılana kâfir
dememek], kimseyi imandan uzaklaştırmamak, marufu [iyilikleri]
emredip, münkerden [kötülüklerden] sakındırmak, senin için takdir
olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmek, Eshab-ı kiramdan hiçbiri
ile alakayı kesmemek, hepsini de sevmek gerekir.
Günahkâr Müslümana kâfir denmez. Günahlar, mümine zarar
vermez de demeyiz. Küfür hariç, büyük ve küçük günah işleyen,
fakat tevbe etmeden mümin olarak ölen kimsenin durumu Allah’ın
dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennemde azap eder, dilerse
affeder, hiç azaba uğratmaz.
İmam-ı a'zam hazretleri, âlimlerle otururken biri gelip, (Bir
mümin, babasını öldürse, sonra şarap içerek sarhoş olsa ve
zina etse imanı gider mi?) dedi. Bunu işiten âlimlerin hepsi bu
suali sorana kızarak, (Bunu sormaya ne lüzum var? Elbette imanı
gider, kâfir olur) dediler. İmam-ı a'zam hazretleri, (O kimse, çok
büyük günahlar işlemişse de, yine mümindir. Günah işlemekle iman
gitmez) buyurdu.
İnanılması gereken diğer şeylerden mezhebimizde olanlardan
bazıları da şöyledir:
Allah, kulun güç yetiremeyeceği şeyleri onlara emretmez.
Şeytan, müminden imanı zorla alamaz. Fakat kul imanı terk
ederse şeytan da onun imanını alır.
Kâfir olarak ölen asla affa uğramaz, sonsuz olarak
Cehennemde kalır.
Peygamberlerin ilki Adem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed
aleyhisselamdır.
Kul kendisinden emir ve yasakların kalkacağı bir duruma
ulaşamaz. Herkes, gücü yettiği ölçüde ibadet etmekle yükümlüdür.
Öldürülen de, intihar eden de eceliyle ölmüştür. Ecelsiz ölüm
olmaz.
Ölüler için dua edilince ve onlar için sadaka verilince ölüler
fayda görür.
Evliya, peygamber derecesine ulaşamaz.
Emali kasidesi
Sual: Emali kasidesini çok övüyorlar. Bu kaside hakkında bilgi
verir misiniz?
CEVAP
Büyük İslam âlimlerinden, Siraciyye fetva kitabının sahibi, Ali
Uşi hazretlerinin yazdığı Emali kasidesinde, Ehl-i sünnet itikadı
manzum olarak çok güzel anlatılmıştır. Orijinal aslı şahane bir
manzumedir. Bu eserde özetle deniyor ki:
Allahü teâlâ, ezeli ve ebedidir. Hayrı da, şerri de yaratan odur.
Fakat O, şerre razı değildir.
Allah’ın sıfatları, zatının aynı da, gayrı da değildir. Bütün sıfatları
da ezeli ve ebedidir. O hiçbir şeye benzemez.
Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, Arşı da yaratmıştır, fakat
oraya yerleşmiş denilemez. Çünkü Arşı yaratmadan önce de var idi.
Mekandan ve zamandan münezzehtir.
Mukallidin imanı muteberdir. [Ana babasını, hocalarını taklit
ederek, doğru itikada kavuşan kimsenin imanı sahihtir. Ancak,
inceleyip araştırmadığı için, yani fen bilgilerini kısaca öğrenip, Allahü
teâlânın varlığını düşünmediği için, günah işlemiştir. Fen bilgisini
öğrenmemiş bir kimse, ana babadan, kitaptan öğrenerek iman ettiği,
düşünerek kabul ettiği, aklını kullanarak inandığı için, istidlali terk
etmiş sayılmaz diyen âlimler de vardır.]
Kuran-ı kerim kelam-ı ilahidir, mahlûk [yaratık] değildir.
Cennette nimetler, Cehennemde azap vardır. Cennet ve
Cehennem hiç yok olmaz.
Müminler, Cennette iken, hiçbir şeye benzemeden Allahü
teâlâyı görünce başka nimetleri unuturlar.
Allahü teâlâya en faydalı olanı yaratması farz [mecbur] değildir.
Peygamberlere ve meleklere [ve Amentü’deki diğer esaslara]
inanmak farzdır.
Hazret-i Muhammed aleyhisselam son peygamberdir, dini
kıyamete kadar bâkidir, miracı da haktır. Bütün peygamberler,
peygamberlikten önce de sonra da günah işlemezler. Kadınlardan
peygamber gelmemiştir.
Hazret-i İsa gelecek, Deccalı öldürecektir.
Evliyanın kerameti haktır.
Ebu Bekr-i Sıddık, bütün eshab-ı kiramdan üstündür.
Akıl baliğ olanın Allah’ı bilmemesi özür olmaz.
Kâfirin son nefesteki imanı makbul değildir.
İbadetler, ameller imanın parçası değildir. [Yani farzı
yapmayana kâfir oldu denmez.] Katillik, gasp, zina gibi büyük günah
işleyen müslümana kâfir oldu denilmez. Bir müddet sonra, dinden
çıkmayı niyet eden, o anda dinden çıkıp kâfir olur.
Elfaz-ı küfürden bir sözü, anlamını kabul etmese de söyleyen
kâfir olur. [Yani şaka olarak veya güldürmek için söylese yine küfür
olur. Mesela ben peygamberim dese küfür olur.] Sarhoş iken, elfaz-ı
küfrü söyleyene kâfir dememelidir.
Helal da haram da rızktır.
Kabir suali ve kabir azabı haktır.
Affa ve şefaate kavuşanlardan başka bütün günahkârlar,
günahlarının cezalarını çekeceklerdir.
Müminlerin, Cennete girmesi Allah’ın fazlındandır. Çünkü kimse
ameliyle Cenneti hak edemez.
İnsanlar, dirilince hesaba çekileceklerdir.
Kıyamet günü amellerin tartılması ve sırattan geçmek haktır.
Bu dünya sonradan yaratılmıştır.
Duaların etkisi vardır.
Dağlar kadar büyük günahı olanlar da, az veya çok şefaate
kavuşacaktır.
Cennet de Cehennem de şu anda mevcuttur.
İman ehli, günahların cezası olarak ebediyen Cehennemde
kalmayacaktır. [Cehennemde ebedi kalmak kâfirlere mahsustur.]
Amel imandan parça değildir
Sual: Amel imandan parça mıdır, yani bir farzı yapmayan veya
bir haramı işleyen kâfir olur mu?
CEVAP
Hayır, kâfir olmaz. Amel imandan bir parça olsaydı, her günah
işleyen kâfir olurdu. Hiç müslüman kalmazdı.
Mutezile ile Vehhabiler ve diğer bazı bid’at fırkaları, (Amel,
imandan parçadır) demişlerse de, amel, imanın parçası değildir.
Küfrün zıddı iman, günahın zıddı ise ibadettir. İmanı bırakan kâfir
olur, ibadeti terk eden günahkâr olur. Amelsiz iman makbuldür,
imansız amel ise makbul değildir. Kadınların muayyen hallerinde
olduğu gibi, namaz, oruç gibi ibadetleri bırakmak caiz ve gerekirken,
imanı hiçbir zaman bırakmak caiz olmaz.
Yalnız iman ile Cennete girilirse de, yalnız amel ile Cennete
girilmez. Amelsiz iman makbul, imansız amel ise makbul değildir.
İmanı olmayanların yaptığı ibadetler, ahirette hiçbir işe yaramaz.
İman başkasına hediye edilmez, fakat amelin sevabı, başkalarına
hediye edilir. İman vasiyet edilmez, fakat kendi için amel yapılması
vasiyet edilir. Ameli terk eden kâfir olmaz ise de, imanı terk eden
hemen kâfir olur. Özrü olan kimseden amel affolur ise de, iman
kimseden affolunmaz.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Sapık fırkalar, (Onlar, iman edip salih amel işlediler)
mealindeki (Rad) suresinin 29.âyet-i kerimesini delil gösterip, (Amel
imanın parçasıdır) dediler. Halbuki bu ve benzeri âyetler, amelin,
imanın içinde değil, dışında olduğunu gösterir. Eğer aksi olsaydı,
(ve amilussalihat) sözü lüzumsuz tekrar edilmiş olurdu. Mutezile
fırkasının [ve vehhabilerin], günah işleyenlerin ebedi Cehennemde
kalacağını söylemesi yanlıştır. Çünkü hadis-i şerifte, (İkrar ettiği
şeyi, inkâr etmeyen, kâfir olmaz) buyuruldu. Günah işleyen, tasdik
ettiği imanın esaslarını inkâr etmiş olmaz. Ahirette yalnız
imansızlara şefaat edilmez. Bu da, şefaat edilen günahkârların kâfir
olmadığını gösterir. Hadis-i şerifte, (Büyük günah işleyenlere
şefaat edeceğim) buyuruldu. Ebüdderda hazretleri, (Ya Resulallah,
zina ve hırsızlık eden de, şefaate kavuşacak mıdır?) diye sual etti.
Cevabında, (Evet zina ve hırsızlık edene de şefaat edeceğim)
buyurdu. İman ile ölen herkes, er geç Cennete girer.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şirk üzere ölmeyen her mümine şefaat edeceğim.) [Bezzar,
Hakim, Beyheki]
(Zina etmiş, hırsızlık yapmış, içki içmiş mümin de Cennete
girer.) [Buhari]
(Kalbinde zerre kadar imanı olan Cehennemde kalmaz.)
[Buhari]
Günahkâr mümin, cezasını çektikten sonra, Cennete girer.
(Zina edenden, içki içenden iman çıkar) hadis-i şerifi,
günahkârların kâmil mümin olmadığını bildirmektedir. (İman, kalb
ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla ameldir) sözünün manası şudur:
İnsanda iman, vücuttaki baş gibidir. El kol gibi uzuvlar da ameller
gibidir. Elsiz, kolsuz insan olursa da, başsız insan olmaz. Normal bir
insan tarif edilirken, bütün azaları ile tarif edilir. Yani bazı azaları
eksik olsa bile insan yine insandır. Bunun gibi, kâmil mümin tarif
edilirken, amel de dahil edilmiştir. Eli ayağı kesik kimseye (yaşayan
ölü) dendiği gibi, büyük günah işleyene de, kâmil mümin değil
manasına "mümin değildir" buyurulmuştur. (İhya)
Şarap içeri, iman dışarı mı?
Sual: İslam Ahlakı kitabında, Hazret-i Osman’ın, "Allahü
teâlâya yemin ederim ki, bir kimse, şarap içerken, iman o
şaraba der ki, ey melun dur, ben çıkayım da ondan sonra sen
gir" dediği bildiriliyor. Bir de bu anlamda hadis-i şerifler de var:
(İnsan, mümin olduğu halde içki içemez.) [Nesai]
(Şarap içenin imanı, gömleğin sırttan çıktığı gibi çıkar.)
[Hakim]
(İçki ile iman, bir arada bulunmaz, biri, diğerini uzaklaştırır.)
[Beyheki]
(İçki içenin kalbinden iman nuru çıkar.) [Taberani]
Sualim, şarap içenin imanı çıkıyor mu, yani kâfir mi oluyor?
CEVAP
Hayır. Dinimizde amel imandan parça değildir, yani şarap içen
veya başka günah işleyene kâfir denmez. Amel imandan bir parça
olsaydı, her günah işleyen kâfir olur, hiç müslüman kalmazdı.
Hatta (amel imandan parçadır, günah işleyen kâfir olur) diyen
sapıklar da, müslüman olamazdı. Çünkü masum yani günahsız
olmak Peygamberlere mahsustur.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı a’zam hazretleri, "Mümin büyük günah işlese de imanı
gitmez, kâfir olmaz” buyurdu. Günahı çok olan bir mümin, tevbesiz
ölmüş ise, Allahü teâlâ dilerse, günahlarının hepsini affeder, dilerse
günahları kadar azap eder; fakat sonunda yine Cennete koyar.
Ahirette kurtulmayacak olan yalnız kâfirlerdir. Zerre kadar imanı olan
kurtuluşa erer. (2/67)
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Günah işleyene kâfir
denmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Cebrail aleyhisselam, “Allah’a şirk koşmadan ölen her
Müslüman Cennete girer” dedi. Zina ve hırsızlık eden de
Cennete girer mi dedim. “Evet” dedi. Aynı suali üç defa
sordum. Üçüncüsünde ise “Evet zina ve hırsızlık eden mümin
de [Affa veya şefaate kavuştuktan sonra yahut sevabları
günahlarından çoksa veyahut günahının cezasını çektikten sonra]
Cennete girer” dedi.) [Buhari, Müslim, Bezzar]
Amel imanın parçası mı?
Sual: Amelin, imandan bir parça olmadığını biliyoruz, fakat
(İman, dille ikrar, kalble tasdik ve uzuvlarla amel etmektir)
mealindeki hadis-i şerifin manası nedir? Günah işleyene kâfir
denebilir mi?
CEVAP
Asla denemez. İmam-ı Gazâli hazretleri bu hadis-i şerifi şöyle
açıklıyor:
Bir hadis-i şerifte, (İkrar ettiği şeyi, inkâr etmeyen, kâfir
olmaz) buyuruldu. Bir Müslüman günah işleyince, tasdik ettiği
imanın esaslarını inkâr etmiş olmuyor. Ahirette yalnız imansızlara
şefaat edilmez. Bu da, şefaat edilen günahkârların kâfir olmadığını
gösterir. (İman, kalble tasdik, dille ikrar ve uzuvlarla ameldir)
ifadesinin mânâsı şudur:
İnsanda iman, vücuttaki baş gibidir. El, kol gibi uzuvlar da,
ameller gibidir. Elsiz, kolsuz insan olursa da, başsız insan olmaz.
Normal bir insan tarif edilirken, bütün uzuvlarıyla tarif edilir. Yani
bazı uzuvları eksik olsa bile insan yine insandır. Bunun gibi, kâmil
mümin tarif edilirken, amel de dâhil edilerek bildirilmiştir. Elsiz
ayaksız kimseye (Yaşayan ölü) dendiği gibi, büyük günah işleyene
de, (Kâmil mümin değildir) manasına (Mümin değildir)
buyurulmuştur. (İhya)
İman azalıp çoğalmaz
Sual: İman azalıp çoğalır mı?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İman kalbin tasdiki ve yakîni olduğundan, azalması, çoğalması
olmaz. Azalıp çoğalan bir inanış, iman olmaz. Buna zan denir.
İbadetleri, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri yapmakla iman cilalanır,
nurlanır, parlar. Haram işleyince, bulanır, lekelenir. O halde,
çoğalmak ve azalmak, amellerden, işlerden dolayı, imanın cilasının,
parlaklığının değişmesidir. Kendisinde azalıp çoğalmak olmaz.
Cilası, parlaklığı çok olan imana çok dediler. Bunlar, sanki, cilalı
olmayan imanı, iman bilmedi. Cilalılardan bazısını da, iman bilip,
fakat az dedi. İman, parlaklıkları başka başka olan, karşılıklı iki ayna
gibi oluyor. Cilası çok olup, cisimleri parlak gösteren ayna, az parlak
gösteren aynadan daha çoktur demeye benzer. Başka birisi de, iki
ayna müsavidir. Yalnız, cilaları ve cisimleri göstermeleri, yani
sıfatları başkadır demesi gibidir. Bu iki adamdan birincisi, görünüşe
bakmış, öze, içe girmemiştir. (Ebu Bekir’in imanı, ümmetimin
imanları toplamından daha ağırdır) hadis-i şerifi, imanın cilası,
parlaklığı bakımındandır. (Mektubat, m.266)
Not: Geniş bilgi için Vehhabilik maddesinde (Her günah
işleyen kâfir mi?) kısmına bakınız.
Ehl-i kıble kime denir?
Sual: (Bir insanda müslümanlık alametlerinden biri bile olsa,
mesela namaz kılsa, onda başka küfür alameti bulunsa da artık ehl-i
kıbledir, tekfir edilemez) sözü doğru mudur?
CEVAP
Doğru değildir. İslam âlimleri bunun aksini bildiriyor:
1- İmam-ı a’zam ve imam-ı Şafii, (Ehl-i kıble olana kâfir
denilmez) buyurdu. Bu söz, (Ehl-i kıble olan, günah işlemekle kâfir
olmaz) demektir. 72 sapık fırka, ehl-i kıbledir. İctihad yapılması caiz
olan, açıkça anlaşılamayan delillerin tevillerinde yanıldıkları için,
bunlara kâfir denilmez; fakat zaruri olan ve tevatürle bildirilmiş olan
din bilgilerinde ictihad caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan,
sözbirliğiyle kâfir olur. Çünkü bunlara inanmayan, Resulullaha
inanmamış olur. İman demek, Resulullahın Allahü teâlâ tarafından
getirdiği, zaruri olarak bilinen bilgilere inanmak demektir. Bu
bilgilerden birine bile inanmamak küfür olur. (Milel-nihal)
[Resulullahın getirdiklerinden birine bile inanmayan kâfir olunca
Resulullaha inanmayanın kâfir olacağı açıktır. La ilahe illallah dediği
halde, kasten Muhammed-ün resulullah demeyen kâfirdir.]
2- 72 bid’at fırkası, namaz kıldığı ve her ibadeti yaptığı halde,
bir kısmı mülhid olmuş yani dinden çıkmıştır. Dinde sözbirliğiyle
bildirilen bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı
için, La ilahe illallah dese, her ibadeti yapsa ve her günahtan da
sakınsa bile, artık buna ehl-i kıble denmez. (Hadika)
3- Zaruri din bilgilerinden veya iman edilecek şeylerden birine
bile inanmayan, La ilahe illallah Muhammed-ün resulullah dese
de kâfir olur. Sadece Allah’a inanmak kâfi değildir. Amentü’de
bildirilen altı husustan birini, mesela kaderi inkâr eden de kâfir olur,
bütün iyi amelleri yok olur. (Redd-ül-muhtar)
4- 72 bid’at fırkası ehl-i kıble olduğu için, bunlara kâfir denmez;
fakat bunların, dinde inanması zaruri olan şeylere inanmayanları
kâfir olur. (Mektubat-ı Rabbani 2/67, 3/38)
5- Meşhur bir farzı inkâr eden kimse, namaz kılsa da kâfir olur.
(Berika) [Mesela, günümüzde tesettüre gerek yok demek küfürdür.]
6- Bizim kıblemize dönerek namaz kılan herkes ehl-i kıble
sayılmaz. Kâfir oldukları icmayla sabit olan münafıklar da, kıblemize
dönüp namaz kılmaktadır. (Tabakat-üş-Şafii)
7- Her namaz kılana ehl-i kıble denmez. Bir hadis-i şerif meali
şöyledir:
(Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet
eden, müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da
münafıktır.) [Buhari] (Burada bildirilen kimse, Allah rızası için değil,
inanmadığından dolayı, ibadetlerini gösteriş maksadıyla yaptığı için
münafık oluyor. Yoksa büyük günah işleyen kimse kâfir olmaz.)
8- İmanın 6 şartından birine inanmayan, namaz kılsa da kâfirdir.
(Eşiat-ül-lemeat)
9- Bir Müslümanın, bir sözünden veya bir işinden yüz şey
anlaşılsa, bunlardan 99’u küfre sebep olsa, biri Müslüman olduğunu
gösterse, o bir şeyi anlamak ve ona kâfir dememek gerekir; fakat bu
husus, bir sözün veya bir işin, yüz manası olduğu durum içindir.
Yoksa yüz sözden veya yüz işten biri imanı gösterse, 99’u küfrünü
gösterse, bu kimseye Müslüman denilmez; çünkü bir kimsenin
yalnız bir sözü veya bir işi bile, açık olarak küfrü gösterse, yani
imanı gösterecek hiçbir manası olmasa, o kimsenin kâfir olduğu
anlaşılır. Başka sözlerinin ve işlerinin imanı göstermeleri, imanlı
olduğunu bildirmeleri, o kimseyi küfürden kurtarmaz, Müslüman
olduğuna hükmedilmez. (Kıyamet ve Ahiret)
Müslüman olmanın en önemli alametlerinden birisi, namaz
kılmaktır. Cemaatle kılması da, ayrıca bir önem taşır. Buna rağmen
Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Ahir zamanda bir camide binden fazla kişi namaz kılacak;
fakat içlerinde bir tane mümin bulunmayacaktır.) [Deylemi]
Demek ki, müslüman olmak için, sadece müslüman
alametlerinin olması yetmez. Dinde zaruri bilinmesi ve inanılması
gereken bilgilerden, birini bile inkâr etmemesi şarttır.
Sual: Müslümanda, küfrü gerektiren bir durum görülse, buna
kâfir denir mi?
CEVAP
Müslüman olduğunu söyleyen, kelime-i şehadet okuyana,
şüphe ile küfür damgası basılamaz.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin bir işinde veya
sözünde birçok küfür alametleri ile bir iman alameti veya küfür
olması şüpheli olan bir alamet bulunsa, buna kâfir dememelidir.
Çünkü Müslümana iyi zan olunur. (Redd-ül-muhtar)
Küfür alametini dilediği açıkça anlaşınca, kâfir olur. Tevil
etmemiz fayda vermez. (Bezzâziyye)
Sual: 72 bid’at fırkasının Cehennemde günahları ve itikatlarının
bozukluğu kadar kaldıktan sonra Cennete gideceği hadis-i şeriflerle
ve İslam âlimlerinin sözleriyle bildirilmiyor mu?
CEVAP
Ama bid'at fırkası öyle olacak, her ehl-i kıble olan değil ki. Küfre
düşmemiş olanları öyle olacak. Küfre düşenleri sonsuz
Cehennemde kalacak.
Sual: (Günde beş defa Kâbe’ye yönelip, tehiyyatta kelime-i
şehadeti söyleyen, küfre düşüp küfrüne tevbe etmese de, küfrü
üzerinde sabit kalmaz) diyenler çıkıyor. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Bu söz ehl-i sünnet itikadına aykırıdır. İmam-ı a’zam hazretleri
buyuruyor ki: Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi
değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir. O şeyden
tevbe etmezse, namaz kılsa da kâfirdir.
Sual: Bazısı, (La ilahe illallah diyen Cennete girer) hadisine
göre, 72 dalalet fırkası da Cehennemde sonsuz kalmaz” diyor. Bu
açıklama doğru mudur?
CEVAP
Yanlıştır. Bir münafık da La ilahe illallah diyebilir. Kâfir olarak
ölenleri Cennete giremez.
Sual: Tekfir hastalığımızın özünde bir nevi kendimizi
ilahlaştırma virüsü vardır demek caiz mi?
CEVAP
Bu söz, Resulullaha ve İslam âlimlerine bir iftiradır. Hâşâ
Resulullah ve onun vârisleri olan ehl-i sünnet âlimleri, küfre
düşenleri tekfir ettikleri için kendilerini ilahlaştıran bir virüse mi
yakalanmışlardır? Bu ne çirkin iftira? İtikadı küfür olan dalalet ehli,
ehl-i kıble değildir, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da
Cehennemde sonsuz kalır. Ehl-i kıble olması için, küfür olan
itikadından tevbe etmesi lazım. Vesikalarını yukarıda bildirdik.
Günah işlemek ve iman
Sual: Günah işlemek ve işlemeye devam etmek insanın
imansız ölmesine sebep olmaz mı?
CEVAP
Büyük günahları işlemek ve devam etmek insanı küfre
sürükleyip, imansız ölmesine sebep olabilir.
Sual: Büyük günahlar nelerdir?
CEVAP
Büyük günahlardan bazıları şunlardır:
1- Bid'at sahibi olmak
2- Günah işlemeye devam etmek
3- Müslüman olduğuna şükretmemek
4- İmansız ölmekten korkmamak
5- Zulmetmek
6- Anaya-babaya âsi olmak
7- Doğru olsa da çok yemin etmek
8- Namazı öğrenmeye ve çoluk-çocuğa öğretmeye önem
vermemek
9- İçki içmek
10- Yalan yere evliyalık taslamak
11- Günahını küçük görmek
12- Kendini beğenmek
13- İlim ve ibadeti ile kendini üstün görmek
14- Haset etmek
15- Tecrübe etmeden bir kimseye iyi demek
16- Yalana, gıybete devam etmek
17- Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından uzak durmak
18- Kâfir olsa da komşusuna eziyet etmek
19- Dünya işleri için, çok sinirlenmek
20- Büyü yapmak
21- Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek
22- Allahü teâlânın sevdiklerini sevmemek; sevmediklerini
sevmek
23- Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak
24- Zina veya livata yapmak
25- Açık saçık giyinmek
26- Katillik
27- Hırsızlık
28- Uyuşturucu madde kullanmak
29- Gasp
30- Ramazan orucunu, açıktan yemek
31- Zaruretsiz faiz vermek
32- Haksız yere yetim malı yemek
33- Ölçü ve tartıda hile yapmak
34- Namazı vaktinden önce veya sonra kılmak
35- Kalb kırmak
36- Rüşvet almak
37- Malın zekâtını ve uşrunu vermemek
38- Canlı hayvanı ateşte yakmak
39- Kur'an-ı kerimi öğrendikten sonra, okumasını unutmak
40- Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek
41- Hainlik etmek
42- Eshab-ı kiramdan herhangi birisini sevmemek
43- Namuslu kadına, kötü kadın demek
44- Müslümanlar arasında söz taşımak
45- Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak
46- Emanete hıyanet etmek
47- Cimrilik
48- Dünyaya düşkünlük
49- Allahü teâlânın azabından korkmamak
50- Haramı haram helali helal bilmemek
51- Falcıların falına inanmak
52- Kadına, kıza yani harama bakmak
53- Kadınların erkek, erkeklerin kadın elbisesi giymesi
54- Ettiği iyiliği başa kakmak
55- Allah’tan gayriye yemin etmek. Mesela çocuğumun ölüsünü
öpeyim gibi
56- Küçük günahı işlemeye devam etmek
57- Bir namaz vaktini kaçıracak zaman kadar cünüp durmak
58- Çalgı çalmak ve dinlemek
59- İntihar etmek
60- Dinini öğrenmemek.
Günahı önemsiz saymak
Sual: Günahı önemsiz saymak ne demektir, nasıl olur?
CEVAP
Günahı önemsiz saymanın ne demek olduğu çok kimse
tarafından bilinmemekte, bu yüzden günahkârlara kâfir denmektedir.
Mesela (İçki içmeye devam eden kimse, haram olduğuna önem
verse, içmez, açık gezen bayan, bunun haram olduğuna önem
verse kapanır. O halde bunlar, işlediği günahlarına üzülmedikleri,
yani haramı önemsiz saydıkları için kâfirdir) demek yanlıştır.
Üzülmeyen, önem vermeyen kâfir olur ama, üzülmek, önem
vermemek ne demektir? Mesela namazını kılan bir bayan, açık
gezmenin günah olduğunu biliyorsa, (Kapanmak Allah’ın emri,
kapansak iyi olur ama, bu zamanda kapanamıyoruz) derse, bu
bayana kâfir denmez. Bunun gibi içki içen kimse de, (İçki haramdır,
fakat alıştık bırakamıyoruz) derse, bu kimseye kâfir denmez. Aksine,
hiç içki içmeyen birisi, (bir bardak şarap içmek günah sayılmaz)
dese küfre girer. Yahut, (Herkes açık geziyor, ne oluyor, biz de
geziyoruz, herkes içiyor, biz de içiyoruz, sarhoş olmadıktan sonra ne
zararı olur) diyerek haramı önemsiz saymak küfür olur.
Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Bir günah
yüzünden büyük azaba maruz bırakabilir. Yüz bin sene ibadet eden
iyi bir kulunu, sonsuz olarak Cehenneme koyabilir. Mesela yüz bin
sene itaat eden İblis, kibrederek secde etmediği için sonsuz olarak
Cehennemlik oldu. Âdem aleyhisselamın oğlu, bir adam öldürdüğü
için ebedi Cehennemlik oldu. Her duası kabul olan Belam-ı Baura,
bir günaha meylettiği için imansız gitti. Karun zekât vermediği için
malı ile helak oldu. O halde her günahtan kaçmaya çalışmalı. Bir
hadis-i şerifte, (Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve
insanların ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. Her
günah, Allahü teâlâya isyan olduğundan, büyüktür; fakat bazısı,
bazısına göre küçük görünür. Bir küçük günahı yapmamak bütün
cihanın nafile ibadetlerinden daha sevabdır, çünkü nafile ibadet
yapmak farz değildir. Günahlardan kaçınmaksa farzdır. (Rıyad-unnasıhin)
Günah işleyince de ümitsizliğe kapılmamalı, hemen tevbe
etmelidir. Mümin hem Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli, hem
de Ondan çok korkmalıdır. Hadis-i şerifte (Müminin kalbinde korku
ile ümit varsa, Allahü teâlâ onu umduğuna kavuşturur,
korktuğundan da emin eder) buyuruldu. Yani bir mümin, Allah’ın
azabından korkar, rahmetinden de ümidini kesmez, haramlardan
kaçıp ibadetlerini yapmaya çalışırsa Cennete gider.
Bir insan ne kadar büyük günah işlerse işlesin, Allah’ın
rahmetinden ümidini kesmemelidir. Hatta azılı bir kâfir bile tevbe
edip "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" dese, bütün
günahları affolur, tertemiz bir insan olur. Yani dünyada iken Allah’ın
affetmediği günah yoktur. Tevbe edince şirki yani kâfirliği de affeder.
Öldükten sonra artık kâfirlere af yoktur. Kur'an-ı kerimde, (De ki, ey
çok günah işlemekle haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden
[bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah, [iman
ehlinin] bütün günahlarını hiç şüphesiz affeder. Elbette O,
sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) buyuruluyor.
(Zümer 53)
Allahü teâlânın rızasının ve gazabının hangi işte, hangi sözde
olduğunu bilmeyiz. Bu bakımdan hiçbir sözü, hiçbir iyiliği ve
kötülüğü küçük görmemelidir. Cenab-ı Hak, rızasını iyilikler içinde,
gazabını da günahlar içinde saklamıştır. Önem verilmeyen bir
günah, Allah’ın gazabına sebep olabilir. Onun için sözümüze dikkat
etmeliyiz. Atalarımız, (Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir)
demişlerdir.
İbadet yapmamak, günahlardan kaçmamak insanın kalbini
karartır, zamanla küfre sokar, kâfir olur. Günahların hepsi Allah’ın
emrini yapmamak olduğundan büyüktür. İbni Münkedir hazretleri
ölüm döşeğinde ağlıyordu. Sebebini sordular. "Kasten büyük bir
günah işlemedim. Önemsiz saydığım küçük bir günah, Allah’ın
gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum" dedi. İşte
böyle korkular müslümanın kurtuluşuna sebeptir. Çünkü hadis-i
şerifte, (Allahü teâlâ, kıyamette buyurur ki: "Dünyada iken bir
gün beni hatırlayıp ananı, benden bir kerecik korkanı,
Cehennemden çıkarın") buyuruldu.
Çok önemli tembih
Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her
işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine
yani haramlara riayet etmesi lazımdır. Bir farzın yapılmasına, bir
haramdan sakınmaya önem vermeyenin imanı gider. İmansız
kimse, kabirde azap çeker. Ahirette Cehenneme gider.
Cehennemde sonsuz yanar. Af edilmesine, Cehennemden
çıkmasına imkan ve ihtimal yoktur. Küfre düşmek çok kolaydır. Her
sözde, her işte küfre düşülebilir. Küfürden kurtulmak da çok
kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere, Ya Rabbi,
bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya
bir iş yaptım ise, pişman oldum. Beni affet diyerek tevbe etse,
Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten
kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak
tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha önemli bir vazife yoktur. Kul
hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve terk
edilmiş namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lazımdır.
(Seadet-i Ebediyye)
Günahı hafif görmek
Sual: Ehl-i sünnet itikadına göre amel imandan parça değildir.
Yani insan günah işlemekle kâfir olmaz. Bir de, (Günahı hafif
görmek, önem vermemek küfürdür) buyuruluyor. İçki içen, gıybet
eden, yalan söyleyen kimse, günah işlediği için kâfir olmuyor, fakat
bu günahları hafif görmese zaten bunları işlemez. Bunlar kâfir mi,
değil mi? Buradaki inceliği anlayamadım. Mesela namaz kılan bir
kadın, açık geziyor. Açık gezme günahını hafif görmese açık
gezmez. Allah'a imanı olmasa, namaz kılmaz. Bunun imanı var mı,
yok mu? Yine kitaplarda, (Ramazanda açıktan oruç yiyenlerin
imanı gider) deniyor. Hâlbuki oruç tutmamak günahtır, küfür
değildir. Günahı hafif görmek küfür olduğu gibi, kitaplarda sadece
farzı değil, sünneti bile hafif görenin, önem vermeyenin kâfir olacağı
yazıyor. Namazda takke giymek sünnettir. Önem vermezse kâfir
oluyor, (Önem verseydi giyerdi) diye hatırıma geliyor. İkindinin ve
yatsının sünnetini terk edenler için de aynı şeyi düşünmekten
kendimi alamıyorum. Hâlbuki sünneti yapmayan sevabdan mahrum
kalır, kâfir olmaz. İkisinin ortasını bulamıyorum. Bu konuda bir
açıklama mümkün müdür?
CEVAP
Hem namaz kılıp, hem de, çekinmeden günah işleyen kimse
için, kesin olarak (Günahı hafife alıyor) veya (Günahı hafife
almıyor) demek yanlış olur.
Devamlı açık gezen bir bayanın, açıklığı hafife almadığını
söylemek zordur. Devamlı içki içen veya başka günahı işleyen
kimse için de, (Bu günahı hafife almıyor) demek çok zordur. Günah
alışkanlık hâline gelince, hafife alınma tehlikesi başlar. Devamlı bir
veya birkaç günahı işleyen kimsenin tevbe etmesi güçtür. Tevbeyi
hatırına bile getirmez. Namaz kılan bir kimse, (Örtünmenin dinde
yeri yoktur) diye inansa kâfir olacağı gibi, örtünme emrini hafife
alınca da kâfir olur.
Ara sıra günah işleyen kimsenin günahı hafife aldığını söylemek
zordur. Böyle kişi tevbe de edebilir. Genelde ara sıra günah işleyen
kimse, günahı hafif gördüğü için değil, o anda basireti bağlanıyor,
gaflete düşüyor sanki farkında olmadan günah işliyor. Yoksa bir
Müslüman, günaha önem vermeden kasten günah işlemekten
çekinir.
(Ramazanda açıktan oruç yiyenlerin imanı gider) demek,
oruç tutmayan kâfir olur demek değildir. Oruç tutmamak ayrı, oruca
meydan okur gibi, başkalarını da oruç tutmamaya teşvik eder
şekilde açıktan oruç yemek ayrıdır. Bunda orucu hafife almak vardır.
Bir insan, aç kalırım korkusuyla, hastalanırım endişesiyle veya işimi
aksatır diye oruç tutmazsa, bunlar gerçekten geçerli bir sebep
olmasa da, yine bir mazeretle oruç tutmamış olur, orucu hafife almış
olmaz, yani küfür değildir.
Takke giymemek gibi, sünnetleri yapmayan, sünnete önem
vermediğinden değil, geçersiz de olsa, başka sebeplerle bunları
yapmıyor. Buna benzer sebeplerle sünnetleri yapmayana ve günah
işleyene kâfir dememelidir.
İmanın alameti
Sual: İnsan, kendisinin mümin olduğunu bilebilir mi? İmanın
alameti nedir?
CEVAP
İman, Amentü'de bildirilen altı esasa inanmaktır. Hadis-i şerifte
buyuruluyor ki:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret
gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana],
kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten
sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve
benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.)
[Buhari, Müslim, Nesai] (Bunları kalb ile tasdik etmek de şarttır.)
İmanın kuvvetli olmasının alametleri çoktur. Bu husustaki hadisi
şeriflerden birkaçı şöyledir:
(İmanı en kuvvetli mümin, güzel ahlaklı olandır. Yanına
herkes kolayca yaklaşır, geleni gideni çok olur. Herkesle iyi
geçinir. Çevresi ile iyi geçinemeyen de hayır yoktur.) [Taberani]
(Nerede olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmayanın imanı
kuvvetlidir.) [Beyheki]
(Allah ve Resulünü her şeyden çok seven, sevdiğini yalnız
Allah rızası için seven ve ateşe düşmekten çok, küfre
düşmekten korkan imanın tadını bulur.) [Buhari]
(Birbirinizi sevmedikçe, iman etmiş olmazsınız.) [Taberani]
(Hayâ imandandır.) [Buhari]
(Temizlik imanın yarısıdır.) [Müslim]
(Ahde vefa [sözünde durmak] imandandır.) [Hâkim]
(Kendi aleyhine de olsa âdil davranmak imandandır.)
[Bezzar]
(Musibete sabretmek imandandır.) [Bezzar]
(İman çıplaktır. Elbisesi takva, süsü hayâdır, sermayesi
fıkıh, meyvesi ise ameldir.) [Deylemi]
(İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü “La ilahe illallah”, en
aşağısı da, yolda sıkıntı veren bir şeyi kaldırmaktır. Haya da
imandan bir şubedir.) [Tirmizi]
(İman, namaz demektir. Namazı itina ile, vaktine, sünnetine
[ve diğer şartlarına] riayet ederek kılan mümindir.) [İ. Neccar]
(İmandan olan üç şey: Darlıkta infak etmek [Hayra
harcamak], rastladığı Müslümana selam vermek ve kendi
aleyhine de olsa adaletli davranmak.) [Nesai]
(Şu kimsenin imanı kuvvetlidir: Allah için yaptığı işlerde
tanınmaktan hiç korkmaz, gösterişten uzak amel işler, iki işten
biri ahirete, diğeri de dünyaya faydalı olsa, ahirete faydalı olanı
tercih eder.) [Deylemi]
(Kötüleyen, lanet eden, fuhuş konuşan ve hayâsız olan
mümin-i kâmil değildir.) [Buhari]
(Beni evladından, ana-babasından ve bütün insanlardan
daha fazla sevmeyen, iman etmiş olmaz.) [Buhari]
(Kendi istediğini insanlar için de istemeyen, imana
kavuşamaz.) [Ebu Ya'la]
Üst kısımdaki hadis-i şeriflere bakınca temiz olan herkes imanlı
olur gibi yanlış anlaşılır. Hâlbuki bir kâfir de temiz olabilir. Bir kâfir de
hayâlı olabilir. Bir kâfir de adaletli davranabilir. Bir kâfir de süsten
kaçabilir. Hadisleri âlimlerin açıklamaları ile okumak gerekir. Biz
okursak yanlış anlarız.
Günah için de durum aynıdır. Günah işleyene kâfir denmez.
(Söz taşıyan Cennete girmez) hadisinden maksat, günahının
cezasını çekmeden yahut affa, şefaate kavuşmadan giremez
demektir. (Gıybet eden Cehennemlik) hadisinden maksat,
sevapları günahlarından az olursa, gıybet Cehenneme götürür
demektir.
(Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez)
hadisinden maksat, günahının cezasını çekmeden yahut affa,
şefaate kavuşmadan Cennete giremez demektir.
Yine hadis-i şerifte, müminin her günahı yapabileceği, üç şeyi
yapamayacağı, bunlardan birinin de yalan olduğu bildirilmiştir.
Hadis-i şeriften zahire göre, yalan söyleyenin mümin olmadığı
anlaşılır. Kâmil mümin değil demektir. Ayrıca yalanın münafıklık
alameti olduğu bildirilmiştir. Yalan söyleyen münafık değildir, fakat
münafıklık alametinden birini işlemiş olur.
Bir zat, (Ya Resulallah, ana-baba, evladına zulmetse de
rızalarını almayan Cehenneme girer mi) diye sorunca, cevaben 3
defa (Evet zulmetseler de rızalarını almayan Cehenneme girer)
buyurdu. Sanki buradan ana babasının rızasını almayan kâfir gibi
anlaşılıyor. Hâlbuki öyle değildir. Günahlarının cezasını çekmeden
Cennete giremez demektir.
(Cimri, Cennete girmez), (Cimrilik küfürdür) gibi hadis-i
şerifleri açıklaması ile birlikte okumalıdır.
Açıklamasız okunursa yanlış anlamaya sebep olur. Cimrilik her
ne kadar kötü ahlaktan ise de, imansızlık değildir. (Cimri, günahının
cezasını çekmedikçe Cennete giremez) demektir. Hatta sevabı
günahından çok gelirse, Cehenneme girmeden de Cennete gider.
Affa ve şefaate uğrayarak da Cennete gidebilir.
Doğru imanın alameti
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Doğru imanın alameti, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus
olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır; çünkü İslam ile
küfür, birbirinin aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerine
hakaret ve kötülemek olur. Allah’ın düşmanlarını sevmek ve onlarla
kaynaşmak, insanı Allah’a düşman olmaya sürükler. Bir kişi, kendini
Müslüman zanneder. Kelime-i tevhidi söyler, inanıyorum der.
Namaz kılar ve ibadet yapar. Hâlbuki bilmez ki, Allah’ın dostlarını
sevmemek veya Allah’ın düşmanlarını sevmek onun imanını yok
eder. (1/163)
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları,
kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah’ın ve Resulünün
düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22]
(Ey iman edenler, bana ve size düşman olanları dost
edinmeyin, sevmeyin!) [Mümtehine 1]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Üç şey imanın lezzetini artırır: Allah ve Resulünü her
şeyden çok sevmek, kendisini sevmeyen müslümanı Allah
rızası için sevmek ve Allah’ın düşmanlarını sevmemek.)
[Taberani]
(İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alameti, hubb-i
fillah, buğd-i fillahtır.) [Ebu Davud] (Buğz, sevmemek, düşmanlık
demektir. Buğd-i fillah, Allah için sevmemek, Allah için düşmanlık
etmek demektir. Zıddı olan Hubb-i fillah, Allah için sevmek, Allah için
dost olmak demektir.)
(Allah’ın düşmanlarını düşman bilmeyen, hakiki iman etmiş
olmaz.) [İ. Ahmed]
(Allah’ın dostunu seven, düşmanını düşman bilenin imanı
kâmil olur.) [Ebu Davud]
Kim imanlıdır?
Sual: Bir insan, kendisinin veya başkasının imanlı olup
olmadığını anlayabilir mi?
CEVAP
Evet, anlayabilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Sevab işleyince sevinen, günah işleyince üzülen
mümindir.) [Tirmizi]
Namaz kılıyorsa, imanlı olduğu anlaşılır. Allah’tan korkup, bir
günahı bırakmışsa, bu da iman alametidir. Yahut günah işleyince
üzülmüşse, bu da imanlı olduğunu gösterir.
Müslümanları seviyor, din düşmanlarını, sevmiyorsa bu da iman
alametidir.
Bir başka hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allah’ı seven, iman sahibidir.) [Deylemi]
Allah'ı sevmek demek, Onun dostlarını dost, düşmanlarını
düşman bilmektir. İmanın alâmeti, hubb-i fillah, buğd-i fillahtır. İmanlı
olup olmamak buradan belli olur. Mesela bir kimse, salih
Müslümanları seviyor, kâfirleri, bid’at ehlini sevmiyorsa, o kişinin
iman sahibi olduğu anlaşılır. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına da
uyuyorsa, artık onun Müslüman olduğunda hiç şüphe kalmaz.
İmanın zirvesine çıkmak
Sual: Hep Allah’ın varlığını ispat eden yazıları okumakla
kolayca imanın zirvesine çıkabilir miyiz?
CEVAP
O tip yazı okumakla imanın zirvesine çıkılmaz. Resulullah
efendimiz, zirveye nasıl çıkılacağını bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte
buyuruluyor ki:
(Şunları yapmak imanı zirveye çıkarır:
1- Allah’ın hükmüne karşı sabretmek
2- Kaza ve kadere rıza göstermek
3- Tam tevekkül sahibi olmak
4- Allah’a tam teslim olmak.) [Ebu Nuaym]
Şimdi bu dört maddeyi kısaca açıklayalım:
Sabır:
Bir farzı yapmak veya bir günahtan kaçınmak sabırsız ele
geçmez. Resulullah efendimize (iman nedir?) diye sorulduğunda,
(Sabırdır) buyurdu. (Deylemi)
Sabır, acı ise de meyvesi tatlıdır. Üç hadis-i şerif meali:
(Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.)
[Deylemi]
(Sabreden kuldan Allah razı olur.) [Deylemi]
(Sabırlı ve ihlaslı Cennete gider.) [Taberani]
Üç âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Sabredenlere mükafatları hesapsız verilir.) [Zümer 10]
(Sabredenlere [ihsanımı] müjdele!) [Bekara 155]
(Sabretmekte yarışınız!) [A.İmran 200]
Hazret-i Hızır, (Günah işlememeye sabretmek sayesinde ledün
ilmine kavuştum) buyurmuştur.
Kadere rıza:
Allah’tan gelen her şeye razı olmak büyük nimettir. Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:
(Kadere rıza, saadet alametidir.) [Tirmizi]
(Şu 3 şeyi yapan dünya ve ahiret hayrına kavuşur: Kazaya
rıza, belaya sabır, rahatlıkta dua.) [Deylemi]
(Şu 3 şeyi yapan 40 evliyadan biri olur: Kazaya rıza, haram
işlememeye sabır, buğdi fillah.) [Deylemi]
(Hak teâlâ buyurdu: Kaza ve kaderime razı olmayan,
beğenmeyen ve belaya sabretmeyen, benden başka Rab
arasın!) [Taberani]
(Ya Rabbi, beni kaza ve kaderine rıza gösteren, belana
sabreden ve nimetlerine şükredenlerden eyle!) diye dua etmenin en
güzel dualardan biri olduğu bildirilmiştir.
Tevekkül:
Tevekkül farzdır. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İmanınız varsa Allah’a tevekkül edin.) [Maide 23]
(Tevekkül edene Allah kâfidir.) [Talak 3]
(Allah tevekkül edenleri sever.) [Al-i İmran 159]
En büyük makam, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaktır.
Hasbiyallah, Allah bana yetişir, kâfi gelir demektir. İbrahim
aleyhisselam, ateşe atılırken, Hasbiyallah ve ni’mel vekil dedi ve
kurtuldu. Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti:
(Bir kul, kullara değil de bana ihlasla tevekkül ederse,
herkes ona tuzak kursa, ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir
kul da bana değil mahlûka güvenirse, bütün yükseliş
sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım.) [İbni Asakir]
Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür.
Allah’a teslimiyet:
Teslim olmak, esir olmak, kul köle olmak demektir. Allah’a
teslim olmak da Allah’ın kulu olmak ve Onun her emrini yapmaya
hazır beklemek demektir. Zaten Müslüman, Allah’a teslim olan insan
demektir. Kur’an-ı kerimde de teslim olmak emredilir:
(Biz sadece Allah’a teslim olduk deyin!) [Bekara 136]
(Âlemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın.) [Enam 71, 72]
Belkıs imanını bildirmek için, (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a
teslim oldum) dedi. (Neml 44)
Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Şu beş şey imandandır: Allah’a teslimiyet, kaderine rıza,
işini Allah’a havale etmek, ona güvenmek, musibete sabır.)
[Bezzar]
İşte bunları uygulayan imanın zirvesine çıkar.
Kâmil iman sahibi miyiz?
Sual: Olgun imana kavuştuğumuzu bilebilir miyiz?
CEVAP
Evet, bazı alametler vardır. İnsan bunlara bakarak kâmil iman
sahibi olup olmadığını anlayabilir. Mesela Hasan bin Muhammed
bin Hasan hazretleri buyuruyor ki:
Şu üç şeyi yapan kâmil iman sahibidir:
1- Sever ama sevgisi batıla düşürmez.
2- Kızar ama kızması haktan ayırmaz.
3- Güçlü iken de, hakkı olmayana el uzatmaz.
Eshab-ı kiram, “Biz, insanlardan gelen sıkıntılara
sabretmeyenleri, kâmil iman sahibi saymazdık” buyuruyorlar. Bir
âyet meali:
(Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara,
peygamberlere inanmak, Allah rızası için akrabaya, yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışlara, saillere ve mükateb köle [ve
esirlere] sevdiği maldan harcamak, namaz kılmak, zekât vermek,
antlaşmada sözlerini yerine getirmek, sıkıntı, hastalık ve
savaşta sabretmektir.) [Bekara 177]
Bu âyet-i kerimede, insanı olgunlaştıran esaslar açıkça
bildirilmiştir. Bunlar da sağlam iman, iyilik, yardım ve nefsin ıslahıdır.
Bu hasletleri kendisinde toplayan bir kimse, iman ve itikadına göre,
sıdkla vasıflandırılmış, takva ile övülmüştür. Peygamber efendimiz,
(Bu âyetin bildirdiği hususlarla amel eden, kâmil iman sahibi
olur) buyurdu. (Tibyan)
Haramlardan kaçan ve ibadetleri yapan kâmil iman sahibidir.
İbadetleri yapıp imanıma bir zarar gelir diye korkanın ve
“Günahlarım çoktur, ibadetlerim beni kurtarmaz” diye düşünenin
imanı kuvvetli demektir. (Bezzâziyye)
Konu ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Şu üç kimsenin imanı kemâle ermiştir:
1- Hiç kimsenin kınamasından korkmadan Allah yolunda
yürüyen,
2- Ameline riya karıştırmayan,
3- Dünya ve ahiretle ilgili iki işten ahirete ait olanı dünya
işine tercih eden.) [Deylemi]
(Şunları yapan kâmil imana sahiptir:
1- Allah için seven, Allah için buğzeden,
2- Diliyle de Allah’ı anan,
3- Kendisine hoş geleni, başkasına da hoş gören,
4- Kendisi için istemediği bir şeyi başkası için de
istemeyen,
5- Hayır konuşan veya susan.) [Taberani]
(Sevdiğini yalnız Allah için sevenin imanı kâmildir.)
[Beyheki]
(Allah’ın dostlarını sevip, düşmanlarını düşman bilenin
imanı kâmildir.) [Ebu Davud]
(İhsan sahibi olanın imanı kâmildir.) [İ.Ahmed]
(İmanı kâmil olan mümin, güzel ahlaka sahip olandır.)
[Taberani, Deylemi]
(Nerede olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmamak, kâmil
imanı gösterir.) [Beyheki]
(Allah ve Resulünü her şeyden çok seven, sevdiğini yalnız
Allah rızası için seven ve ateşe düşmekten çok, küfre
düşmekten korkanın imanı kâmildir.) [Buhari]
(Belayı nimet, bolluk ve rahatlığı musibet saymayanın imanı
kâmil olmaz.) [Taberani]
(Komşusu, zararından emin olmayanın imanı kâmil
değildir.) [Bezzar]
İmanı kuvvetlendirmek için
Sual: İmanı kuvvetlendirmek için ne yapmalı?
CEVAP
İmanı kuvvetlendiren, tadını hissettiren çok şey vardır.
Bazılarını bildirelim:
1- Güzel ahlaklı olmak.
2- Hep Allahü teâlâyı hatırlamak.
3- İhlâslı olmak.
4- Cömert olmak.
5- Elinde olmadan, büyük belalara maruz kalmak. (Salih kimse
için)
6- Haramlardan kaçmak.
7- Küfre düşmekten çok korkmak.
8- Sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini Allah için
sevmemek.
9- Salih olmak.
10- Namaza çok önem vermek.
Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Kur’an okumak ve Allah’ı zikir imanı kuvvetlendirir.)
[Deylemi]
(Müslüman cömerdin imanı kuvvetlidir.) [Deylemi]
(Allah korkusundan dolayı harama bakmayan imanının
tadını alır.) [Taberani, Hâkim]
(Üç şey imanın tadını artırır: Allah ve Resulünü her şeyden
çok sevmek, kendisini sevmeyen Müslümanı Allah rızası için
sevmek ve Allah’ın düşmanlarını sevmemek.) [Taberani]
(İyilik edince sevinen, günah işleyince üzülen imanlıdır.)
[Taberani]
Sabah ve akşam şu duayı okuyan şirke düşmekten kurtulur ve
imanı kuvvetlenir:
(Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şey-en ve
ene a’lemü ve estağfirü-ke li-ma la-a’lemü inneke ente allamülguyub.)
[İ. Ahmed]
İmanın kuvveti
Sual: Bir insan, kendi imanının kuvvetli olup olmadığını
anlayabilir mi? Bu hususta bir mihenk taşı var mıdır?
CEVAP
Evet, vardır. Karşılaştığımız bir işi, şöyle yaparsak dünya
menfaatimizin olacağı, başka türlü yaparsak âhiret menfaatimiz
olacağı biliniyorsa, biz de âhiret menfaatimizi seçebiliyorsak,
imanımızın kuvvetli olduğu, dünya menfaatini tercih ediyorsak
imanımızın zayıf olduğu anlaşılır.
İmanın kısımları
Sual: İman kaç kısımdır?
CEVAP
İman, bir bütün olduğu halde kuvvet yönüyle üç kısımdır:
1- Dinin hükümlerini bilmeyen, ana-babasından gördüğü gibi
ibadet eden, inanan kimsenin imanına taklidi iman denir. Böyle
kimsenin imanının gitmesinden korkulur.
2- Dinin hükümlerini yani farz, vacip, sünnet, müstehap, mubah,
haram, mekruh ve müfsidi ilmihalden öğrenip amel eden kimselerin
imanına, istidlâli iman yani delil ile anlayarak bilmek denir. Böyle
kimselerin imanı kuvvetlidir.
3- Ariflerin imanıdır. Herkes dinsiz olsa, onun kalbine asla
şüphe gelmez. Onun imanı peygamber imanı gibidir. Buna hakiki
iman denir.
Peygamber efendimizin bildirdiği iman, acaba doğru mu diye
tahkik edilmez, yani araştırılmaz. İman, Muhammed aleyhisselamın,
peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye
ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikad etmektir, inanmaktır.
Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü
tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki,
o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman
olmaz. Çünkü, iman parçalanamaz.
Peygamberlik makamı, aklın üstündedir. Peygamberin sözlerini,
akla uydurmaya çalışmak, Peygamberliğe inanmamak,
güvenmemek olur. Ahiret işlerinde, iman esaslarında Peygambere,
akla danışmadan tâbi olmak, uymak gerekir.
Tasavvufta fena makamına yükselmeyen [evliya olmayan]
gerçek imana kavuşamaz.
[Fena, Allah’tan başka her şeyi unutmak, kalbden dünya
sevgisini çıkartmaktır.]
Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlâyı tanımak iki türlüdür:
1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımak,
2- Tasavvuf büyüklerinin tanımaları.
Birinci şekildeki imanda nefs azgınlığından vazgeçmemiştir.
İman gerçek değil, mecazidir. Bu iman gidebilir. İkincisinde nefs de
imana geldiği için iman yok olmaktan korunmuştur. (Ya Rabbi,
senden sonu küfür olmayan iman istiyorum) hadis-i şerifi ve
Nisa suresinin, (Ey iman sahipleri, iman edin) mealindeki 136.
âyet-i kerimesi de gerçek imanı bildirmektedir. Bu âyet, (Gerçek
imana kavuşun) manasındadır.
İmam-ı Ahmed hazretleri ilim ve ictihadda çok yüksek dereceye
sahip olduğu halde, gerçek imana kavuşmak için Bişr-i Hafi [ve
Zünnun-i Mısri] hazretleri gibi evliyanın sohbetinde bulundu.
İmam-ı a'zam hazretleri de, ömrünün son yıllarında Cafer-i
Sadık hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, (Bu iki yıl
olmasaydı, Numan helak olurdu), yani (Gerçek imana
kavuşamazdım) buyurmuştur. Her iki imam da ilimde ve ibadette
son derece ileri oldukları halde, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde
bulunarak marifeti ve bunun meyvesi olan gerçek imanı elde ettiler.)
[C.2, m.106]
Senaullah-i Dehlevi hazretleri ise buyuruyor ki:
(Tasavvufta fena makamına kavuşan, muhakkak imanla ölür.
Bekara suresinin, (Allahü teâlâ imanınızı zayi etmez) mealindeki
143. âyet-i kerimesi ve, (Allahü teâlâ, kullarının imanlarını geri
almaz. Fakat âlimleri yok ederek ilmi geri alır) hadis-i şerifi,
gerçek imanın ve batın ilminin geri alınmayacağını göstermektedir.)
[İrşad-üt-talibin]
Taklit ile iman
Sual: Ehl-i sünnet olup olmadığı bilinmeyen, fakat âlim denilen
bir zata uymak caiz midir?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimi olduğu anlaşılmayan kimsenin sözlerinin,
kitaplarının ve kendisinin övülmesine, yaldızlı, ateşli propagandalara
aldanarak, buna uymak caiz değildir. Güvendiği kimselere
sormadan, iyi olduğu bilinmeden, itikadında, sözlerinde ve
ibadetlerinde ona uymak, insanı felakete götürebilir.
Müslüman olmak için, yani Allahü teâlânın varlığını, bir
olduğunu, kudretini, sıfatlarını anlamak için, zaten kimseyi taklide
ihtiyaç yoktur. Fen bilgilerini iyi öğrenen, aklı başında bir kimse,
yalnız düşünmekle, Onun var olduğunu anlar. Bu yolla Allah’ın var
olduğunu anlayan kimse, Müslümanlığı kabul ederse, dinimizin
kabul ettiği imana kavuşur. Eseri görerek müessirin, yani eseri
yapanın varlığını anlamamak, ahmaklık olur. Her insanın böyle
düşünerek Allah’a inanması dinimizin emridir. Allah’a inanan
kimsenin de, hak din olan İslam’ı bulması gerekir. Hak dine
inanmadan ben Allah’a inandım demek iman olmaz. Allah’ın
bildirdiği dine Onun bildirdiği şekilde inanmayan, Allah’a inanmış
sayılır mı hiç?
İtikadda, taklit ederek, işittiğine iman etmek caiz ise de, nazar
ve istidlal etmediği için, yani inceleyip araştırmadığı için, günah
işlemiş olur. Amelde, ibadetlerde, araştırmadan, bir mezhep
imamına tâbi olmak âlimlerin söz birliği ile caizdir. (Hadika)
Ana babasını, hocalarını taklit ederek, doğru itikada kavuşan
kimsenin imanı sahih ise de, nazarı ve istidlali terk ettiği için, yani
fen bilgilerini kısaca öğrenip, Allahü teâlânın varlığını düşünmediği
için, günah işlemiştir. Fen derslerini öğrenmemiş bir kimse, ana
babadan, kitaptan öğrenerek iman ettiği, düşünerek kabul ettiği,
aklını kullanarak inandığı için, istidlali terk etmiş sayılmaz diyen
âlimler de vardır.
İtikad edilecek şeyleri sorup öğrendikten sonra, hemen iman
hasıl olmuyor ki, buna taklit denilsin. Öğrendikten sonra, düşünmek,
beğenmek ve kabul etmek, ondan sonra iman etmek hasıl oluyor.
İslam’ın istediği iman budur. Öğrendikten sonra, düşünmeden,
beğenmeden, izansız olan iman, taklit ile iman olur. Delilsiz olur.
Kâfirlerin, ana babalarını görerek kâfir olmaları böyledir. İslam’ın
istediği iman, insanın izan ile, delil ile, kendi kararı ile olan imandır.
Kâfirlerin küfrü, kendilerinden hasıl olmayıp, ana babalarından
alınmaktadır. Onlardan kendilerine mal olmaktadır.
İmanda taklidin yeri yoktur. İbadetlerde taklit, Allahü teâlânın
emri ile hasıl olduğu için, öğretenler de, öğrenenler de, Cennete
kavuşacaklardır.
Peygamber efendimizin, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği
şeylerin hepsine kalb ile inanıp, dil ile de söylemeye İman denir.
İmanın yeri Kalbdir. Kalb, yürek dediğimiz et parçasında bulunan bir
kuvvettir. Buna gönül de denir. İmanı söylemeye engel bulunduğu
zaman, söylememek affolur. Mesela korkutulduğu, dilsiz olduğu,
söyleyecek vakit bulamadan öldüğü zaman, söylemek gerekmez.
Anlamadan, taklit ederek inanmak da, iman olur. Allahü teâlânın var
olduğunu anlamamak, düşünmemek günah olur. Bildirilenlerden
birine inanmamak, hepsine inanmamak olur. Her birini bilmeden,
hepsine inandım demek de, iman olur.
İstidlal ile iman
Sual: İstidlal ile yani akıl ile bularak hasıl olan iman, taklit ile
yani başkasına uyarak hasıl olan imandan daha üstün değil midir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberleri taklit ederek hasıl olan iman, iman-ı istidlalidir.
Çünkü böyle taklit eden kimse, Peygamberlerin bildirdiği her şeyin
doğru olduğunu, aklı ile, düşüncesi ile anlamıştır. Çünkü Allahü
teâlânın, bir kimsenin doğru olduğunu bildirmesi için, ona, mucizeler
vermesinden, o kimsenin elbette doğru sözlü olduğu anlaşılır.
Başkasına uyarak hasıl olan imanın kıymetsiz olması, babalarından
görerek iman etmektir. Peygamberlerin doğru söylediklerini,
bildirdikleri her şeyin doğru olduğunu düşünmeden, yalnız ana
babadan görerek hasıl olan imandır. Böyle olan iman-ı taklidi,
âlimlerin çoğuna göre kıymetsizdir. Mantığa dayanarak, akıl ile,
düşünce ile hasıl olan imana gelince, bu yoldan da dinin bildirdiği
imana gidilebilir. Fakat bu yoldan kavuşan pek azdır. Peygamberleri
taklit etmeye dayanmadan, yalnız istidlal ile iman hasıl etmeye
çalışanlara yazıklar olsun! Allahü teâlâ, imanın nasıl elde edileceğini
bize gösteriyor. Al-i İmran suresinin 53 âyetinde, (Ya Rabbi, senin
indirdiğine inandık, Resulüne uyduk) buyuruldu. (1/ 272)
Mukallitlikten kurtulmak
Sual: İmanda mukallitlikten kurtulmak için neyi bilmek lazımdır?
CEVAP
Yer, gök ve canlılardaki, kendi organlarındaki düzeni görüp,
işitip, öğrenip de bunları yapan bir varlığın mevcudiyetini düşünmek,
mukallit olmaktan çıkarır. Hepimiz imanda mukallit değil, amelde
mukallidiz.
Hubb-i fillah ve buğd-i fillah
Sual: Hubb-i fillah buğd-i fillah ne demektir?
CEVAP
Sevdiklerini sırf Allah rızası için sevmek, düşmanlık ettiklerine
de sırf Allah rızası için düşmanlık etmek demektir. Hadis-i şeriflerde
buyuruldu ki:
(İbadetlerin en kıymetlisi, Allah için sevmek ve Allah için
düşmanlıktır.) [Ebu Davud]
(İnsan, dünyada kimi seviyorsa, ahirette onun yanında
olacaktır.) [Buhari]
(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah
için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiçbir
ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!) [Ey Oğul İlm.]
Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya sordu:
- Ya Musa, benim için ne işledin?
- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim,
zikrettim.
- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak
yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur.
Verdiğin zekâtlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o
günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır.
Benim için ne yaptın?
- Ya Rabbi, senin için ne yapmak gerekirdi?
- Sırf benim için dostlarımı sevip, düşmanlarıma düşmanlık
ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâyı sevmenin, Onun için olan en
kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah olduğunu anladı.
(Mektubat-ı Masumiyye)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Muhammed aleyhisselama uymak için, Onu tam ve kusursuz
sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de, onun
düşmanlarını düşman bilip sevmemektir. Sevgiye müdahene
[gevşeklik] sığmaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalbde, bir arada
yerleşemez. Cem-i zıddeyn muhaldir. Yani iki zıddan birini sevmek,
diğerine düşmanlığı gerektirir. (1/165)
Doğru imanın alameti, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus
olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslam ile
küfür, birbirinin aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerine
hakaret ve kötülemek olur. Allahü teâlâ, habibi olan Muhammed
aleyhisselama, İslam düşmanları ile savaşmayı ve onlara sertlik
göstermeyi emrediyor. Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve
Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allah’ın düşmanlarını
sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allah’a düşman olmaya
sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman zanneder, Kelime-i tevhidi
söyleyip, inanıyorum der. Namaz kılar ve ibadet yapar. Halbuki,
bilmez ki, böyle, [Allah’ın dostlarını sevmemek veya Allah’ın
düşmanlarını “şu iyilikleri de var” diye sevmek] gibi çirkin hareketleri,
onun imanını temelinden götürür. (1/163)
Muhammed Masum hazretleri buyurdu ki:
Sevgi, sevgilinin dostlarını sevmeyi, düşmanlarına düşmanlık
etmeyi gerektirir. Bu sevgi ve düşmanlık, âşıkların elinde ve
iradesinde değildir. Seviyorum diyen bir kimse, sevgilisinin
düşmanlarından uzaklaşmadıkça sözünün eri sayılmaz. Buna
yalancı denir. Sevgi, sevgilinin her şeyini sevmeyi gerektirir.
Büyükler, (Sevdiğin zatı inciten kimseye gücenmez isen, köpek
senden daha iyidir) demişlerdir. Allahü teâlânın düşmanlarını
sevmek, insanı Allah’tan uzaklaştırır. Onun düşmanlarından
uzaklaşmadıkça, sevgiliye dost olunmaz. Kâfirleri sevmemek,
Kur’an-ı kerimde açıkça emredilmiştir. Kur’an-ı kerime uymamız
farzdır. (1/29)
Kâfirleri sevmeyi haram eden âyet-i kerimelerden birkaçının
meali şöyle:
(Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost
edinmeyin! Onlar, [İslam’a olan düşmanlıklarında] birbirinin
dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü
teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.)
[Maide 51]
(Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost
edinmeyin, onları sevmeyin!) [Mümtehine 1]
Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, (Kâfirlere gadab ederler,
birbirlerine merhametlidirler) diye övmektedir. (Feth 29)
Halife Ömer’e, (Hire’li bir hıristiyan var. Çok zeki, yazısı da çok
güzel, bunu kendine kâtip yap) dediler. Kabul etmedi. Aşağıdaki
âyet-i kerimeyi okuyup, (Mümin olmayan birini dost edinemem)
dedi
Ebu Musel Eşari hazretleri anlatır: Halife Ömer’e dedim ki:
- Hıristiyan katibim çok işe yarıyor.
- Niçin, bir Müslüman katip kullanmıyorsun? (Ey müminler!
Yahudi ve hıristiyanları sevmeyin) âyetini işitmedin mi?
- Dini onun, katipliği benim.
- Allahü teâlânın hakir ettiğine ikram etme! Onun zelil
ettiğini aziz eyleme! Allah’ın uzaklaştırdığına yaklaşma!
- Basra’yı onunla idare edebiliyorum.
- Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen
onu değiştir!
Kâfirleri sevmemek gerekir ise de, dinimizin emri gereği, onlara
eziyet etmek, kalblerini incitmek haramdır. Sevmemek ayrı, onları
üzmek ayrı şeydir. Onlarla ticaret yapılır, aldatılmaz, kötülük
yapılmaz. Herkese olduğu gibi onlara da iyi davranmak lazımdır.
Hatta hidayete kavuşmaları, Müslüman olmaları için dua da edilir.
Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Bir hadis-i şerifte, (İnsanlar
[insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir) buyurulmuştur. (İbni
Lâl)
Bunun için kâfir de olsa, bir kimseden kendini üstün görmek
caiz değildir. Çünkü kâfir, Müslüman olup ebedi saadete kavuşabilir,
Müslüman da, Allah korusun küfre düşüp Cehennemlik olabilir.
Kişi sevdiği ile beraber olur
Sual: Ahirette, kişi sevdikleri ile beraber olacağına göre, bir
kimse, hem Cennete gidecek iyileri, hem de Cehenneme gidecek
kötüleri severse, nereye gider?
CEVAP
İyi ile kötüyü sevmek, temiz ile pisliği karıştırmak demektir.
Karışım pis olur. Bir kimse, hem Peygamber efendimizi, hem de Ebu
Cehil'in itikadını sevse Cehenneme gider.
(Allah ve Resulünü seviyorum) diyen bir zata, Peygamber
efendimiz buyurdu ki:
(Kıyamette sevdiklerinle beraber olursun.) [Müslim]
Âlimler, (Kişi sevdiği ile beraber olur) hadis-i şerifini şöyle
açıklıyor:
Bir kimse, salih bir mümini sever, onun gibi itikada sahip olup,
onun gibi amel işlemeye gayret eder, Allah dostlarını dost, Allah
düşmanlarını da düşman bilirse, ahirette sevdiği kimse ile birlikte
Cennette olur.
Bir kimse de hem Müslümanları, hem de gayrimüslimleri sever,
gayrimüslimlerin itikadlarını beğenirse, gayrimüslimlerle birlikte
Cehenneme gider. (Kişi sevdiği ile birlikte olur) demek, sevdiği
kimsenin derecesine kavuşur demek değildir. Fakat iyileri sevdiği
için, Cennette onlarla birlikte olur. Herkes imanının parlaklığına,
kuvvetine göre farklı derecelerde bulunur. (Mektubat-ı Rabbani,
Hadika)
Ahirette iyilerle beraber olabilmek için, dünyada da onlarla
beraber olmak, onları sevmek, onların yolundan gitmek gerekir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Arşın etrafında nurdan kürsülerde, nur gibi parlayan zatlar
bulunur. Peygamberler ve şehidler bunlara imrenir. Bunlar,
Allah için birbirini seven, Allah için buluşan, Allah için birbirini
ziyaret edenlerdir.) [Nesai]
(Allahü teâlâ buyurur ki: Benim için birbirini ziyaret eden
sevgimi kazanır. Benim için birbirini seven sevgime mazhar
olur. Benim için veren, sevgimi hak eder. Benim için birbirine
yardım eden, muhabbetimi kazanır.) [Hakim]
(Birbirini Allah için seven iki kişinin Allah katında en
kıymetlisi, arkadaşını daha çok sevendir.) [Hakim]
İsa aleyhisselam, (Allah düşmanlarına buğzederek, Allahü
teâlânın sevgisini kazanın! Onlardan uzaklaşarak Allah’a
yaklaşın! Onlara kızarak Allah’ın sevgisini arayın! Gördüğünüz
zaman Allahü teâlâyı hatırlatan, sözü ile iyiliklerinizi artıran ve
sizi iyiliğe teşvik edenlerle arkadaşlık ediniz!) buyurdu.
Allahü teâlâ Musa aleyhisselama: (Herhangi bir arkadaşın,
seni benim sevgime teşvik etmezse, o senin düşmanındır)
buyurdu.
(Allahü teâlâ, "Benim için birbirini seven, benim için
toplanıp dağılan, benim için birbirini ziyaret eden, benim için
birbirine yedirip içiren kimseleri severim" buyurdu.) [İ.Malik]
(Kıyamette Arşın gölgesinde bulunacak yedi sınıf kimseden
birisi de Allah için birbirini seven, Allah için toplanıp Allah için
dağılan kimselerdir.) [Buhari]
Böyle Allah sevgisi olur mu?
Sual: Bazıları hem Allah’ı seviyoruz diyorlar, hem de Allah’a
inanmayanlarla dostluk kurup, onlarla birlikte olmaktan rahatsız
olmuyorlar. Böyle Allah sevgisi olur mu?
CEVAP
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, Allahü teâlânın kâfirlere
düşman olduğunu, açıkça bildiriyor. Onun düşmanlarını seven, Onu
sevmiş olur mu? Kâfirler, Allahü teâlânın düşmanı olmasalardı,
(Buğd-i fillah) vacip olmazdı. İnsanı Allahü teâlânın rızasına
kavuşturacakların en üstünü olmaz ve imanın kemaline sebep
olmazdı.
Sevenin, sevgilinin sevdiklerini sevmesi ve sevmediklerini
sevmemesi gerekir. Bu sevgi ve düşmanlık, insanın elinde değildir.
Sevginin icabıdır. Burada, diğer işlerde gereken iradeye ve kesbe
ihtiyaç yoktur. Kendiliğinden hâsıl olur. Dostun dostları, insana
sevimli görünür. Düşmanları, çok çirkin görünür. Bir kimse, birisini
seviyorum derse, onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sözüne
inanılmaz. Ona münafık denir. Şeyhül-islâm Abdullah-ı Ensari diyor
ki: (Ben Ebul-Hasen Semunu sevmiyorum. Çünkü üstadım Hıdri’yi
üzmüştü. Bir kimse, hocanı üzer, sen de ondan üzülmezsen,
köpekten aşağı olursun.)
Allahü teâlâ, Mümtehine suresinin dördüncü âyetinde mealen,
(İbrahim’in ve Onunla beraber olan müminlerin sözlerinden
ibret alınız! Onlar, kâfirlere dediler ki, biz sizden ve
putlarınızdan uzağız. Dininizi beğenmiyoruz. Allahü teâlâya
inanıncaya kadar, aramızda düşmanlık vardır) buyurdu. Bundan
sonraki âyet-i kerimede mealen, (Bu sözlerinde sizin için ve
Allahü teâlânın rızasını ve ahiret gününün nimetlerini isteyenler
için, ibret vardır) buyurdu.
Buradan anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın rızasını kazanmak
isteyenlere, bu teberri [uzaklaşmak] gerekir. Allahü teâlâ mealen
buyuruyor ki, (Kâfirleri sevmek, Allahü teâlâyı sevmemektir. İki
zıt şey, birlikte sevilemez.) Bir kimse, seviyorum dese, fakat Onun
düşmanlarından teberri etmese, bu sözüne inanılmaz. Al-i İmran
suresinin 28. âyetinde mealen, (Kâfirleri sevenleri, Allahü teâlâ,
azabı ile korkutuyor) buyurdu. Bu büyük tehdit, çirkinliğin çok
büyük olduğunu gösteriyor. (Mektubat-ı Masumiyye c.3, m.55)
Sevginin icabını yapsın!
Bir âlim, çarşıdan geçerken, çocuğun birinin bir ihtiyarın yüzüne
tokat vurduğunu görür. Fakat ihtiyar, hiç ses çıkarmaz. Âlim, hayret
edip sebebini sorar. İhtiyar der ki:
- Ben buna, hatta daha fazlasına layığım.
- Niçin?
- Çocuktan sor!
Âlim çocuğa sorar:
- Evladım ihtiyara niçin tokat attın!
- Amca bu ihtiyar, bizi sevdiğini söylüyor. Fakat iki gündür, bizi
görmeye gelmedi. Ya seviyorum iddiasında bulunmasın! Yahut
sevginin icabını yapsın!
Âlim, ağlayarak der ki:
(Bir mahlûku sevdiğini söyleyip de, sevgisinin gereğini
yapmayan tokat yerse, ya Halıkı sevdiğini söyleyip sevginin hakkını
vermeyenin hali nice olur? Elbette Rabbinden uzaklaşmak elemine
maruz kalır.)
İmanın sahih ve muteber olması için gerekli şartlardan bazıları:
1- Havf ve reca arasında olmak: Yani Allah’ın azabından
korkup, rahmetinden ümit kesmemek.
2- Can boğaza gelmeden ve güneş batıdan doğmadan önce
iman etmek.
3- Küfür alameti kullanmamak ve küfrü gerektiren söz
söylememek.
4- Sevgi ve buğzu yalnız Allah için olmak. Kâfirleri dost edinmek
küfürdür.
5- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmek. (R. Nasıhin)
Allah’a imanın şartı
Sual: S. Ebediyye’de, (Müslümanları sevmek, kâfirleri
sevmemek, imanın şartıdır) deniyor. İmanın altı şartı arasında,
böyle bir şart var mı?
CEVAP
İmanın şartlarından ilki, Allah’a imandır. İman etmek için,
sadece Allah var demek yetmez, Allah’ı sevmek de şarttır. Bu
sevginin şartı da, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.
İmanın altı şartında Allah’ı sevmek, onun sevdiklerini sevip,
düşmanlarını sevmemek de var. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları,
kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah’ın ve Resulünün
düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22]
Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya buyurdu ki: (Yer ve göklerdeki
bütün mahlûkatın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevip,
düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, faydası olmaz.) [K. Saadet]
Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(İmanın esası ve en kuvvetli alameti, hubb-i fillah, buğd-i
fillah, yani Allah için sevgi, Allah için buğzdur.) [Ebu Davud, İ.
Ahmed, Taberani]
(Din, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.) [Ebu
Nuaym, Hâkim]
(Üç şey imanın lezzetini artırır:
1- Allah ve Resulünü her şeyden çok sevmek,
2- Kendisini sevmeyen Müslümanı Allah rızası için sevmek,
3- Kâfirleri [onlar kendisini sevseler de] sevmemektir.)
[Taberani]
Sual: Bir âlime (Hocandan ne öğrendin?) diye soruyorlar. O da,
(Hubb-i fillah, buğd-i fillah, yani kimler sevilir, kimler sevilmez onu
öğrendim) diyor. Bu o kadar önemli bir husus mudur?
CEVAP
Çok önemli bir husustur. İmanın da, ibadetlerin de esası, temeli
bu husustur. Elli dört farzdan birisi de budur. Hubb-i fillah, Allah için
sevmek, Allah için dost olmak, buğd-i fillah, Allah için buğzetmek,
dargın durmak, sevmemek demektir. Bu husustaki hadis-i
şeriflerden birkaçının meali:
(Allah için seven, Allah için düşmanlık edenin imanı
kâmildir.) [Ebu Davud, Tirmizi]
(İmanın temeli, Müslümanları yani Allah’ın dostlarını
sevmek ve kâfirleri yani Allah’ın düşmanlarını, din düşmanlarını
sevmemektir.) [İ.Ahmed]
İbadeti, takvası ihlâsı çok olan Müslümanı, az olandan daha çok
sevmek gerekir. Sevmek demek, onların yolunda bulunmak
demektir. İsyanı daha çok olan, küfrü ve fuhşu yayan kâfirleri daha
çok sevmemek gerekir. Allah için düşmanlık edilmesi gerekenlerin
başında, insanın kendi nefsi gelir.
Kötüye iyi demek
Sual: Enver, Talat ve Cemal paşalar gibi, Osmanlı devletinin
son döneminde yaşayan bazı kimselerin yaptığı kötülükleri çeşitli
yayınlardan okuyoruz. Bunlardan mason olanına, "iyi paşaydı, iyi
askerdi" demek uygun olur mu?
CEVAP
Mason olan birisine iyi paşa demek, bunlara karşı sevgiye
sebep olur. Kâfirleri sevmemek, imandandır.
Eskiden vehhabilerin elinde olan ülkelere imrenip de,
vehhabilere sevgi beslemesinler diye, âlimler, talebelerini umreye
göndermemişlerdir. Hatta hacca giderken de, onların yaptığı
eserlere rağbet edilmemesini, dünya işlerinde bile olsa yaptıklarını
beğenmemelerini söylemişlerdir.
İttihatçı masonlara, iyi paşa demek tehlikelidir.
Allah için sevmek
Sual: Bir arkadaşı, Allah için sevmenin önemi nedir?
CEVAP
Sevdiğini Allah için sevmek, imanın temelidir. Hadis-i şeriflerde
buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ Kıyamette buyurur ki: Benim azametim için
birbirini sevenleri, hiçbir himayenin bulunmadığı bugün,
rahmetim altında himaye ederim.) [Müslim]
(Allah için dost olan kimseyi, Allahü teâlâ, Cennette hiçbir
ameliyle ulaşamayacağı yüksek dereceye yükseltir.) [İ. Ebi-ddünya]
(Kıyamette Arş’ın etrafında, yüzleri ayın on dördü gibi
parlayan insanlar için kürsüler kurulur. Herkes feryat ve figan
ederken onlar sakindir. Herkes korku ve dehşet içindeyken
onlar üzülmez. Bunlar, Allah için birbirini sevenlerdir.) [Hâkim]
(Cennetin güzel köşkleri, Allah rızası için birbirini sevenler
içindir.) [Ebu-ş-şeyh]
Allahü teâlâ, (Ya Davud, beni sevmekte sana uymayanla,
arkadaşlık etme! Çünkü onlar senin düşmanındır, kalbini
karartır ve seni benden uzaklaştırmaya çalışır) buyurdu. (İ.
Gazali)
Hadis-i kudside Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(Benim için birbirini sevenler, kıyamette nurdan öyle
minberler üzerinde bulunur ki, sıddıklar, şehidler ve
peygamberler onların makamına imrenirler.) [Taberani]
Kendisi için istemek
Sual: Buhari’deki, hadiste, (Kendisi için sevdiğini, din
kardeşi için de sevmeyen gerçek mümin olamaz) deniyor. Kötü
birisini veya bir kâfiri düşünelim, kumarı sever, içkiyi sever, çalgıyı
sever, haramları sever. Şimdi bu kimse, kendi sevdiği şeyleri,
kardeşi için sevmezse, gerçek mümin olamıyor mu?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Şartsız bildirilen hükümlerin, şartları
olduğu bilinmelidir) buyuruyor. Yukarıda bildirilen hadis-i şerifin bazı
şartları vardır. Hadis-i şerifte mümin kişiden bahsediliyor.
Mümin kendisi için iyi şeyleri ister. Şehid olmak ister, Cennet’e
gitmek ister. Sağlıklı yaşamayı ister. Helal, temiz ve iyi mal ister.
Kendisi için istediği bu şeyleri mümin kardeşi için de ister.
İstemezse, hakiki iman sahibi olamaz. Kendisi için istemediğini
mümin kardeşi için de istemez. Başka bir hadis-i şerifte de, hubb-i
fillah ve buğd-i fillahın bir anlamının da, kendisi için sevdiğini,
başkaları için de sevmek, kendisi için sevmediğini başkaları için de
sevmemek demek olduğu bildirilmiştir. Demek ki gerçek mümin,
istediğini Allah için isteyecek, istemediğini de Allah için istemeyecek.
Kendisi için istediği nimetleri din kardeşi için de isteyecek, kendi için
istemediği felaketleri din kardeşi için de istemeyecektir.
Sevmek ve iman
Sual: (Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız)
hadisinden maksat nedir? Bir Müslümanı sevmemek imansızlık
mıdır?
CEVAP
Müslümanı, Müslüman olduğu için sevmek zorundayız. Buna
hubb-i fillah yani Allah için sevmek denir. Bir Müslüman bize
zulmettiği için, alacağımızı vermediği için veya başka yanlış
işlerinden dolayı sevmezsek imanımıza zararı olmaz, çünkü imanını
değil, yanlış hareketlerini sevmiyoruz. Din kardeşlerimizi sevmek ve
onlarla beraber olmak ise, iman alametidir.
Sevgide ölçü
Sual: Bir kimsenin, Allah'ı, Resulünü, İslâm âlimlerini ve
hocasını sevdiği nasıl anlaşılır?
CEVAP
Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasakladıklarından kaçan
kimse, Allah'ı seviyor demektir. Onun emir ve yasaklarına riayet
etmeyen de sevmiyor demektir. Mesela namaz kılmayan ve diğer
ibadetleri yapmayan, içki içen ve diğer haramlardan kaçmayan
kimsenin, (Allahü teâlâyı seviyorum) demesi yalan olur.
Diğerlerini sevmek de böyledir. Mesela sünnetlere riayet
etmeyen, Resulullah'ın bildirdiklerini yapmayan kimse, onu sevdiğini
nasıl iddia edebilir ki?
Hanefî mezhebinin bildirdiği hükümleri beğenmeyen ve o
hükümlere uymayan kimsenin, İmam-ı a'zam hazretlerini ve diğer
Hanefî imamlarını sevdiğini söylemesinin ne önemi olur? Bir
mezhep mensubu olduğu hâlde, diğer mezhepleri hak bilmeyen,
ihtiyaç hâlinde onları taklit etmeyen, onların hükümlerini yanlış bilen,
o âlimleri sevdiğini nasıl söyleyebilir ki?
Hocasının bildirdiklerini yapmayanın ve onun talebelerini
sevmeyenin, (Ben hocamı seviyorum) demesi sözden öteye
gidemez.
Özetle sevgi için şu beş şart lazımdır:
1- İtaat varsa, sevgi var; itaat yoksa sevgi de yoktur.
2- Ondan çok bahseder, çok bahsedilmesini de ister. Hatırında
hep o vardır, hep onu düşünür. Onu, dil ile, beden ile över. Malını o
yolda harcar.
3- Her zaman ona dua eder. Onun sıkıntısıyla üzülür, onun
sevinciyle sevinir.
4- Onu sevenleri sever, onun sevmediklerini sevmez.
5- Onun her şeyi sevgili ve güzel görünür. Hattâ sevgilinin
köyünün köpekleri, diğer köyün köpeklerinden daha sevgili
olmadıkça o sevgide samimiyet yoktur.
Arkadaşın dini
Sual: (Kişinin dini arkadaşının dini gibi olur. Öyle ise,
kiminle arkadaşlık yaptığınıza dikkat edin!) hadisi bana ters geldi.
Biz bir ateistle veya bir Yahudi ile arkadaşlık ediyorsak, biz de onun
gibi mi oluruz? Yahut o bizim gibi mi olur? O kendi dininde, biz kendi
dinimizde kalamaz mıyız?
CEVAP
Arkadaş, dini ve maksadı aynı olan ve Allah rızası için sevilen
kimse demektir. Yediği içtiği ondan ayrı gitmez. Onun için malını,
hattâ canını feda eder. Yoksa iş veya mesai arkadaşı yahut iş ortağı
demek değildir. İyi, kötüyü, mümin, kâfiri sevemez. İyi ile kötü,
ateşle su veya ateşle barut arkadaş olamaz. Biri diğerine zarar verir.
Ateş barutu yakar, su da ateşi söndürür. Hristiyan’la Müslüman da
arkadaş olursa, biri dininden olabilir. Ya Müslüman dinden çıkar
veya Hristiyan Müslüman olur.
Müslüman biri, bir dinsizi veya başka gayrimüslimi kesinlikle
sevemez. Sevebiliyorsa ya imanı çok zayıftır veya o da dinsizdir.
Herkes, sevdiği kimselerle arkadaş olur. Bir Müslüman, bir dinsizin
dinsizliğini sevse, Müslümanlıktan çıkar. Dinimizde hubb-i fillah ve
buğd-i fillah vardır. Yani sevmek de, sevmemek de Allah için
olmalı. Müslüman, Allah düşmanlarına düşman, Allah dostlarına
dost olur. Bir dinsiz, iş arkadaşımız olabilir, yol arkadaşımız olabilir,
ama can dostumuz olamaz.
İman ve İslam farklı mıdır?
Sual: Ehl-i sünnet âlimleri, imanı ve İslam’ı nasıl tarif etmiştir?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimleri, Peygamber efendimizin bildirdiği tarifi
aynen aktarıyor. İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmaktır.
Amentü olarak bildirilen hadis-i şerifin meali şöyledir:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret
gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana],
kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten
sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve
benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.)
[Buhari, Müslim, Nesai]
Meşhur Cibril hadisi de, imanın ve İslam’ın şartlarını açıklıyor:
Hazret-i Ömer anlatır:
Bir gün, Resulullahın yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir
adam gelip sordu:
- İslam ne demektir ya Resulallah?
- Kelime-i şehadet söylemek, her gün beş vakit namaz
kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü
yeterse Hacca gitmek.
- Doğru söyledin. İman ne demektir? [Biz bu kimsenin hem
sorup hem de doğru diye tasdik etmesine hayret ettik.]
- İman, Allah’a ve Meleklere ve Kitaplara ve Peygamberlere
ve kıyamet gününe ve hayrın şerrin, Allah’ın takdiri ile
olduğuna inanmaktır.
- Doğru söyledin. İhsan ne demektir?
- Allahü teâlâya, Onu görür gibi ibadet etmendir. Sen Onu
görmüyor isen de, O seni hep görmektedir.
- Kıyamet günü ne zaman olacaktır?
- Bunu, kendisinden sorulan, sorandan daha iyi bilmez.
Kıyametin alametlerini sordu. Resulullah da bildirdi. O kimse
gittikten sonra, Resulullah bize dönerek, (Bunları sorup giden,
Cebrail aleyhisselam idi. Size dininizi bildirmek için gelmişti)
buyurdu. (Müslim, Nesai, Ebu Davud, Tirmizi)
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bazısı hayrın anahtarı, şerrin kilididir. Bazısı da, şerrin
anahtarı, hayrın kilididir. Allah’ın hayrın anahtarını verdiği
kimselere müjdeler olsun, şerrin anahtarlarını verdiği kimselere
de yazıklar olsun.) [İbni Mace, Ebu Davud, Taberani, İbni Hibban]
Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, hayır da şer de Allah’tandır. Şu
âyet-i kerime de, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir:
(Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri
de acele verseydi, elbette onların hepsi helak olurdu. Fakat bize
kavuşmayı ummayanları [ahireti, dirilmeyi inkâr edenleri] biz,
azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız.) [Yunus 11]
Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Kul hayır veya şer ister, Allah
da kabul ederse kul irade-i cüziyyesi ile onu işler. Allah izin
vermezse, kul hayrı da, şerri de işleyemez. Onun için
Peygamberimiz, (Hayır da, şer de Allah’tandır) buyurmuştur.
Yoksa kimseye zorla hayır veya şer işletmez. Öyle olsa, şer işleyen
kimse, “falancaya hayır işlettin bana niye şer işlettin” der. Cebriye
fırkası, hayrı da şerri de Allah zorla işletir der, Mutezile ise, hayra da
şerre de Allah karışmaz, ikisini de kul yaratır der. Bunun ikisi de
yanlıştır.
Sual: İman-İslam, Mümin-Müslüman aynı mıdır, ayrı mıdır?
CEVAP
İman, sözlükte, bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona
inanmak, korkusuz olmak demektir. İslam ise, teslim olmak ve
kurtulmak demektir. Istılahta yani deyim olarak farklıdır.
İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ
tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek,
beğenmek ve inandığını dil ile de söylemek demektir.
Dinimizdeki hükümlerin tamamına İman ve İslam denir. Hepsi
kısaltılarak, Amentü’de altı madde haline getirilmiştir. Amentü’de
bildirilenlere inanana Mümin veya Müslüman denir. İman ve İslam
birdir.
İman sadece inanmak, İslam da uygulamak olsa idi, İslam’ın
şartı beş değil dört olurdu. Birinci şart kelime-i şehadet getirmek
yani inanmak, ötekiler ise ameldir. Hepsine birden İslam’ın şartı
deniyor. İman edip de diğer dört şartı da yapana Müslüman deniyor.
Amel edilecek, yani kalb ile ve beden ile yapılacak ve
sakınılacak şeylere, İslamiyet denir. İman, kalb ile olur. İslam, kalb
ve lisan ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin,
lisanın ve bedenin umumuna şamildir. Kalbdeki iman ile kalbdeki
İslam birbirlerinin aynıdır.
İman, muma benzer, Ahkam-ı İslamiye mum etrafındaki fener
gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. İmansız, İslam olamaz.
İslam olmayınca, iman da yoktur.
İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslim olur, yani
Müslüman olur. Kısacası, her mümin Müslümandır; her Müslüman,
mümindir. İman ve amel bilgilerine İslamiyet denir.
İman ve İslam
Sual: Hucurat suresinde, (Bedeviler, “İnandık” dediler. De ki:
Siz iman etmediniz; fakat “İslam olduk” deyin) deniyor. İmanla
İslam, yani Müslümanla mümin farklı mı da böyle bildiriliyor?
CEVAP
Kelime olarak farklıysa da, mana olarak farklı değildir. İslam
olmak, terim olarak değil de, kelime anlamı itibariyle, teslim olmak,
boyun eğmek, anlaşmayı kabul etmek demektir. İslam kelimesinin
manası bilinirse mesele kalmaz. Bu âyet-i kerimede, ganimet
hevesiyle Müslüman görünen bazı Bedeviler, sadaka almak için,
(Biz iman ettik) dedikleri zaman, onlara, (Hayır, siz iman
etmediniz, kalben tasdik etmediniz, kılıç korkusundan ve İslam
nimetinden faydalanmak için Müslüman göründünüz. İman ettik
demeyin, biz size teslim olduk, boyun eğdik deyin) denmiştir.
Tefsir kitaplarında bildiriliyor ki:
Âyet-i kerime, Esed bin Huzeyme oğullarından, bedevi olan
Araplar hakkında inmiştir. Bunlar, Resulullahın huzuruna bir kıtlık
yılında gelmiş ve zahiren kelime-i şehadet getirmişti; ancak inanmış
değillerdi. Medine yollarını pisliklerle berbat etmiş, fiyatların
yükselmesine sebep olmuşlardı. Resulullaha, (Biz sana yüklerimizle,
ailelerimizle birlikte geldik. Başkaları seninle çarpıştığı gibi, biz de
seninle savaşmadık. Bunun için bize zekât mallarından bir şeyler
ver) demeye ve Peygamber efendimize minnet etmeye
başlamışlardı. Allahü teâlâ da, onlar hakkında bu âyet-i kerimeyi
indirdi. Allahü teâlânın, (Fakat teslim olduk deyin) buyurması,
(Öldürülmek ve çoluk çocuğumuz esir alınmak korkusuyla teslimiyet
gösterdik deyin) demektir. İşte bu, münafıkların vasfıdır; çünkü onlar
kalble tasdik etmeden, inanmış görünmekle, ölüm ve esaretten
kurtuldular. İmanın gerçeğiyse, kalble tasdiktir. Müslüman olduk
demek, Peygamberin getirdiklerini zahiren kabul etmektir. Bu da
ancak, dünyada kişinin kanını dökülmekten kurtarır. (Kurtubi)
Sual: Hıristiyanlarla iman birliğimiz var diyen bir yazar, şunları
yazıyor:
“Bir Alman Müslüman bana, (Sizler hep İslam’ı
anlatıyorsunuz. Halbuki insanların ihtiyacı İslam’a değil,
imanadır) dedi. Bir hoca da vaazında, (Yeryüzü bir kitaptır.
Bitkiler, varlıklar da bu kitabın harfleridir, satırlarıdırlar. Bu
kitabı iyi okuyan imanı öğrenir. Kâinatın bir yaratıcısı olduğunu
anlar. Bitkiler çamur yer bize meyve verir. Hayvanlar ot yer,
bize et verir, süt verir. Bunların bir yaratıcısı oluğunu
düşünmek imandır) dedi. Bu hoca gibi kimse imanı anlatmıyor,
herkes, imanı değil hep İslam’ı anlatıyor. Kaybımız da buradan
oluyor.”
Şimdi soruyorum: İslam’ı anlatmak kayıp mıdır? İnsanların
İslam’a ihtiyacı yok demek küfür değil midir? İman İslam’dan farklı
mıdır?
CEVAP
Sadece Allah’ın varlığını anlatmak iman değildir. Bir Yahudi de,
bir Hıristiyan da Allah’ın varlığına inanır. Çünkü kâinattaki her şey,
bütün fen ilimleri, Allah’ın varlığını göstermektedir. İnsan aklı ile bir
yaratıcının olduğunu bilebilir. Ama Allah’a nasıl iman edileceğini,
nasıl ibadet edileceğini bilemez. Bunun için İslamsız iman olmaz.
İman Amentü’de bildirilmiştir. Amentü’deki altı esastan biri eksik
olursa o iman olmaz. Sadece kâinat kitabını okumakla iman edilmiş
olmaz. İmanın altı esasını anlatmak da yetmez. Elde edilen iman
muhafaza edilmezse imanı anlatmanın ne önemi var?
İmanı muhafaza edebilmek için iki şey lazımdır:
1- Doğru imana yani Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak.
2- Salih amellere sarılmak.
İman, muma benzer, ibadetler mum etrafındaki fener gibidir.
Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. Olmazsa fener, mum çabuk
söner. İmansız İslam olmaz, İslam olmayınca, iman da yoktur.
Bunun için Kur’an-ı kerimde, (İman edip salih amel işleyenler)
ifadeleri geçmektedir. Demek ki imanı muhafaza edebilmek için,
salih ibadetlere sarılmak şarttır. Bunun için de fıkhı iyi bilmek
gerekir. Bilmeden yapılan ibadet boşa gider, hem de iman muhafaza
edilemez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]
(Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M.Zühdiyye] (Fakih =
fıkhı bilen)
(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.)
[İbni Abdilberr]
(Âlimlerin en hayırlısı fakihlerdir.) [İ.Maverdi]
(Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp,
gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]
Resulullah efendimiz fıkhı böyle överken, fakih için, Allah
indinde en üstün kimse ve fıkıh için de, en kıymetli ibadet
buyururken, fıkha ihtiyacımız yok diye fıkhı kötülemek elbette küfür
olur.
İmam-ı a’zam hazretleri fıkıh için (lehine ve aleyhine olanı
bilmektir) diyor. Kârını zararını bilmeden iş yapana deli denir. Dinde
de kârını zararını bilmemek felakettir. Fıkıh bilmeden ibadet
yapılamaz, iman da korunamaz. Allah’ın varlığını ispata çalışmakla
da iman kurtarılmaz. Küfre düşürücü söz ve hareketleri bilmeyen her
zaman küfre düşer. Mesela Allah düşünür demek veya İslamiyet bir
düşünce sistemidir demek, ilahi şuur demek küfürdür. Allahü teâlâ,
(İman edip salih amel işleyenler hariç herkes zarardadır)
buyurdu. (Asr suresi)
Bir dinsiz de, kâinata bakarak bir yaratıcıyı kabul edebilir. Onun
için sadece Allah’ın varlığını kabul etmek iman olmaz. İman kalb ile
olur. İslam kalb ve dil ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam
ise, kalbin, dilin ve bedenin hepsine mahsustur. İman, altı şeyi
öğrenip, bunlara inanmak demektir. İman eden, dinin emirlerine
uyarak Müslüman olur. Cennete girme şartı müslüman olmaktır.
İslam’ı bilmek ve uymak şarttır. Bir âyette, (Allah indinde hak din
ancak İslam’dır) buyuruluyor. Yoksa İslamiyet niye geldi? Hâşâ
Allahü teâlâ İslam’ı lüzumsuz yere mi gönderdi?
Sual: İmanın şartlarıyla İslam’ın şartları farklı olduğuna göre,
imanla İslam farklı değil mi?
CEVAP
Hayır, farklı değildir. Âdem aleyhisselamdan beri, Allahü teâlâ
yüzlerce hak din gönderdi. Hepsinin imanı müşterek idi. İmanda
ayrılık olmaz. Bütün dinlerde imanın şartları, Amentü’nün esasları
aynı idi. Şimdi, yediye çıkaranlar, beşe indirenler varsa da
kıymetsizdir. Kalble, bedenle yapılması ve sakınılması lazım olan
şeyleri farklı olduğundan, her dinin Müslümanlıkları da ayrıdır.
Mesela âhir zaman Peygamberinin bildirdiği İslamiyet’te, İslam’ın
şartı beş iken, diğer dinlerde farklı idi. Daha az veya daha çoktu.
Mesela Musevilikte, İsevilikte hacca gitmek şartı yoktu. Namaz
vakitleri ve rekât sayıları değişikti. Ama imanın şartında değişiklik
yoktu, çünkü iman edilecek hususlar zamanla değişmez. İman,
muma benzer. Dinin emir ve yasakları, mum etrafındaki fener
gibidir. Mumla birlikte fener de, İslamiyet’tir. İmansız, İslam olamaz.
İslam olmayınca, iman da yoktur.
Mümin ve Müslüman
Sual: Kur’anda bir âyette, (Müslüman olarak can verin)
dendiği halde, başka bir âyette ise, (Müminler kardeştir) deniyor.
Bu, müminle Müslümanın farklı olduğunu gösterir mi?
CEVAP
Göstermez. İslam âlimleri, (Her mümin Müslümandır, her
Müslüman mümindir) buyuruyor. Kelime olarak mümin, iman eden,
imanın altı şartını kabul eden kimse demektir. Müslüman da,
İslam’ın beş şartına inanan kimse demektir. Bir kimse, imanın altı
şartına inanıp da İslam’ın beş şartına inanmazsa o kimse mümin de,
Müslüman da olmaz. Tersine, bir kimse de İslam’ın beş şartına
inansa, imanın altı şartına, hatta birine bile inanmasa, mümin de,
Müslüman da olmaz.
İmam-ı Kurtubi hazretleri tefsirinde, (Müslüman olarak can
verin) mealindeki âyet-i kerimenin, (Müminler olarak can verin)
demek olduğunu bildiriyor. (Müminler kardeştir) mealinde âyet-i
kerimenin tefsirinde ise, (Müslümanlar kardeştir) anlamına da
geldiğini bildiriyor. Peygamber efendimiz de bu âyet-i kerimeleri,
aynı şekilde açıklamıştır. Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaçı
şöyledir:
(Müslümanlar kardeştir. Takva hariç, biri ötekinden üstün
değildir.) [Taberani]
(Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım
eder.) [Buhari, Müslim]
(Müslüman Müslümanın kardeşidir. Kardeşine sattığı malın
kusurunu gizlemesi helâl olmaz.) [Müslim]
(Müslüman kardeşini evinde ziyaret edip, yemeğinden
yiyen, yemek yedirenden daha fazla sevab kazanır.) [Hatib]
(Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durmak helâl
değildir.) [Ahmed]
(Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını gideren, hac ve umre
sevabı kazanır.) [Hatib]
İslamiyet teslimiyettir
Sual: İslamiyet’in kelime manası nedir?
CEVAP
İslamiyet, sulh ve sükûn içinde Allahü teâlâya tam bir teslimiyet
demektir. Teslimiyeti tam olmayanlar başarısız olur. Kalıbıyla,
kalbiyle, diliyle teslim olmayan hakiki Müslüman olamaz.
Allah var demek yeter mi?
Sual: Bazıları, bütün ömürlerini Allah’ın varlığını ispat etmekle
geçirmekte, “Asıl maksat iman olduğuna göre, Allah’ın varlığını ispat
ile uğraşmak, ibadetle, fıkıh ilmi ile meşgul olmaktan daha iyidir”
diyerek, her zaman, bitkilerin, insan ve hayvanların anatomisini
incelemek suretiyle imanı kuvvetlendirmek gerektiğini söylüyorlar.
Allah’a inanan insan için devamlı bunlarla meşgul olmak uygun
mudur?
CEVAP
Asla uygun değildir. Allah’a inanan kimsenin, Allah’ın sıfatlarını
da bilmesi gerekir. Bilmezse veya yanlış bilirse, Allah’a inanmış
sayılmaz. Allahü teâlâya sıfatları ile inanan kimsenin, kendisine
gereken ibadet bilgilerini öğrenmesi farz olur. Fıkhı bırakıp da,
Allah’ın varlığını ispat ile uğraşması çok yanlıştır.
Fıkıh ilmi ise, nakli esas alan doğru bir ilmihâl kitabından
öğrenilir. Bir Müslümanın, imanını ehl-i sünnet itikadına göre
düzelttikten sonra, imanın gereği olan amellerini ilmihâle uygun
yapması gerekir. Ayrıca imanını tehlikeye düşürecek iş ve sözlerden
de uzak durmalıdır. Çünkü iman ne kadar kıymetli ise, zıddı olan
küfür de o kadar kötüdür.
İman bilgilerini anlatan kelam ilmini akıl ve nakil ile ispat edecek
ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn olup,
bundan fazlasını öğrenmek ancak din âlimlerine gerekir.
Başkalarına caiz değildir. Başkaları bu ilimle meşgul olursa, bâtıl
yollara kayar, zındık olur.
İslam âlimleri buyuruyor ki:
İlmi kelam ile uğraşıp sapıtmak yanında, büyük günah işlemek
hafif kalır. Ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeden önce, ilmi kelam ile
uğraşmanın zararı bilinseydi, kelam ilmi ile uğraşmaktan, aslandan
kaçar gibi kaçınılırdı. (İmam-ı Şafii)
Kelam ilmi ile uğraşan hep şüphe içindedir. (İmam-ı Ahmed)
Resulullah, Fıkhı teşvik etti. Kelamı men etti. (Hadika)
Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır. (İbni Âbidin)
Tasavvuf sayesinde iman sağlamlaşır, şüphe getiren tesirlerle
sarsılmaz. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle
sağlam olmaz. (İmam-ı Rabbani)
İman bilgilerini, ihtiyaçtan fazla öğrenmek caiz değildir,
bid’atlerin yayılmasına sebep olur. (Hindiyye)
Bir kimse, Allah’a, ahiret gününe inansa, Peygamberlerden
sadece birine inanmasa kâfir olur. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine
inanmaktan başka, bütün peygamberlere inanmak gerektiğini
bildirmiştir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Onlar, sana ve senden önce gönderilen kitaplara ve
peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4]
Amentü’deki 6 esastan birini inkâr eden kâfir olur. Sadece Allah
var demek kâfi değildir. Gayri Müslimlerden de Allah var diyenler
çoktur. Mümin olmaları için bütün Peygamberlere inanmaları
gerekir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Muhammed aleyhisselama
inanmadıkları için kâfir oldular. Bir Müslüman da, Amentü’de
bildirilen 6 esastan birini, mesela kaderi inkâr etse, kâfir olur, bütün
iyi amelleri yok olur. İman esasları, Allahü teâlânın kesin emridir,
olmazsa olmazlardandır. Samimi olanlar, yani akıl, ilim, insaf
sahipleri için, Allahü teâlânın emrini, yani iman esaslarını kabul
etmekten daha makul, bir şey yoktur. Aksi, şeytanın, cahilliğin,
inadın insanı kâfirliğe götürdüğü bâtıl bir yoldur.
Sadece Allah var demek
Sual: Sadece Allah'ın varlığını ispat etmeye çalışan insanlar ve
kitaplar var. Kimileri bu kitaplardan başka kitap okumuyor. Sadece
Allah vardır demek ve Allah'ın varlığını bilmek Müslüman olmak için
yeterli midir?
CEVAP
Birçok gayrimüslim, kâinata bakarak bunun bir yaratıcısı
olduğunu rahatça anlayabiliyor, Allah vardır diyebiliyor. Böyle
demekle Müslüman olamaz. Müslüman olmak için Amentü’de
bildirilen altı esasa inanmak şarttır. Birini bile kabul etmeyen
Müslüman olamaz. Hep Allah'ın varlığını ispat eden kitaplar
okumak, hikmeti bilinmeyen bazı şeylerle karşılaşınca, bir şüphe
hâsıl olmasına sebep olur. Bu da insanı küfre sürükler. Bu işlerle
uğraşan yazarlar, (İslam düşüncesi, ilahi şuur, Allah'ın görüşü)
gibi küfür sözleri söylemekten çekinmezler, çünkü bunlar, akaid ve
fıkıh bilmezler. Küfre düşmeleri çok kolay olur. Böyle kitapları
okuyan da, hangi sözlerle küfre düşüleceğini bilmez. Onun için fıkıh
ve akaid bilgisini de öğrenmek şarttır.
Allah’a inanan, itikadını Ehl-i sünnete göre düzelttikten sonra,
fıkhı iyi bilmelidir. Bilmezse ibadetlerini yanlış yapar, ibadetleri boşa
gitmekle kalmaz, bid’at işler. Yanlışları ve bid’atleri onu küfre kadar
sürükleyebilir.
Doğru Müslüman olmak için tasavvuf ilmini, ahlak bilgilerini
öğrenmek de şarttır. Fıkıh ilminden habersiz, ahlak ilmini bilmeyen
kimse, itikadı da Ehl-i sünnete uygun değilse, sabahtan akşama
kadar, Allah vardır, birdir diye bağırsa, 99 delille Allah'ın varlığını
ispata kalksa, hiç kıymeti olmaz.
İbni Sakka isimli bir âlim, Allah'ın varlığını akılla ispata kalkardı.
Akla çok önem verirdi. Allah’ın varlığını, birliğini 99 delil ile ispat
ederdi. Zamanla aklının almadığı konular da çıktı, şüpheleri arttı,
bocalamaya başladı. Nizamiyye Medresesi’nde vaaz eden Yusuf-i
Hemedani hazretlerine bir şey sordu. O da (Otur, senin sözünden
küfür kokusu geliyor) buyurdu. İstanbul’a elçi olarak gidince,
Hristiyan oldu. Hristiyan olduktan sonra da, 100 delil ile Allah’ın 3
olduğunu ispata kalkıştı. (F. Hadisiyye)
Günümüzde Allah'ın varlığını çeşitli delillerle ispata kalkanlar,
İbni Sakka’dan farksızdır. Hristiyanlığı hak din biliyorlar. Papazları
takva sahibi görüyorlar. Müslüman olmayan takva sahibi olur mu
hiç? Ehl-i kitabın hepsi kâfirdir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Ehl-i kitab [Yahudi ve Hristiyan] veya müşrik olan bütün
kâfirler, Cehennemde ebedi kalırlar.) [Beyyine 6]
Allah’a inandım demek yeter mi?
Sual: Bir arkadaş, (Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için
Allah’a inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, kitaplara, ahirete
inanmıyorum) diyor. Böyle düşünen Allah’a inanmış sayılır mı?
CEVAP
O, kesinlikle Allah’a inanmıyor. Nasreddin Hocanın,
(Doğduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun)
dediği gibi, (Ben öğrenciyim; ama öğretmene, derse, imtihana
inanmam) denir mi? Öğrenci ise, öğretmene, derse inanması
gerekir. (Ben kanuna inanırım; ama savcıya, mahkemeye inanmam)
denir mi? Ortada bir kanun varsa, bunu hazırlayanlar var, onları
uygulayan mahkeme var demektir. Samimi olarak Allahü teâlâya
inanıyorsa, elbette onun emir ve yasaklarına da inanması gerekir.
İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden
var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir.
Fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlar, bir karıncayı, bir kuşu, bir
arpa tanesini yaratamaz. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca,
çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını
anlar. Bir insan bir alet, bir makine yapınca bunun nasıl ve nerelerde
kullanılacağına dair bir prospektüsünü [tarifesini] de yanına koyar.
Yine de anlaşılması zor ise, kullanmasını öğretecek kurslar açar. Bir
makine yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan
Cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makineyi yaratıp
başıboş bırakmamıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115]
İnsan denilen makinenin de, bir kullanma tarifesi vardır. Bu da
Allahü teâlânın, peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitaplardır.
Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı
ise Kur’an-ı kerimdir. Kur’an-ı kerim çok veciz olduğu için,
Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. (Allaha
inanıyorum) diyenin, onun gönderdiği kitaplara, peygamberlere de
inanması gerekir.
Ortada bir eser varsa, bu eseri elbette meydana getiren biri
vardır. Bu eserin nasıl kullanılacağını elbette bildirmiştir. Öldükten
sonra başına gelecekleri düşünmeyene, kendisini ebedi tehlikeye
atana akıllı denebilir mi? Kur’an-ı kerimin çok yerinde,
(Düşünmüyor musunuz?) diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şeriflerde
de buyuruluyor ki:
(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizi]
(Akıllı kimse, Allah’a ve Peygamberine inanan ve
ibadetlerini yapandır.) [İ. Muhber]
(Aklı olan kimse iman eder.) [Beyheki]
Şu halde ben Allah’a inanıyorum diyen akıllı kimsenin, kitaplara
ve peygamberlere de iman etmesi ve ibadetlerini yapması,
haramlardan kaçması gerekir. İmanın altı şartından birine bile
inanmayan iman sahibi olamaz. Ben sadece Allah’a inanıyorum
demesi kendini aldatmaktan başka şey değildir.
Allah'a inanıyormuş
Sual: Deistlerden farklı olarak, dine, peygambere inanan ve
Tanrı'ya inancının çok kuvvetli olduğunu söyleyen, fakat hiçbir
ibadeti yapmayan, hiçbir haramdan sakınmayan bir kimsenin
(Tanrı’ya inanıyorum) demesi doğru olabilir mi?
CEVAP
O, yine deist gibidir, Allah'a değil, hayâlindeki bir ilaha, robot
gibi bir varlığa inandığı anlaşılıyor. Robot değil de, her şeye gücü
yeten, emrine uymayanları şiddetli şekilde cezalandıracak olan bir
Allah'a inansaydı, gereği neyse onu yapardı.
1- Akıllı bir kimse, yanan bir ateşe kendini atar mı? Ateşin kesin
olarak yaktığına inandığı için kendini ateşe atmaz. Allah'ın,
inanmayanı, emrini dinlemeyenleri ateşe atacağını bilen de, Allah'a
inanıp emrine uyar.
2- Düşünce param parça olacağını bilen kimse, kendini uçaktan
aşağı atar mı? Atarsa ya aklı yoktur veya uçaktan düşenin öleceğine
inanmıyor demektir. Ölünce dirilmeye, suçluların Cehenneme
gideceğine kesin inanan kimse, nasıl öyle hiç inanmayan gibi
rahatça gezebilir, haramı helâli nasıl düşünmez? İmanı olsa,
haramdan korkar.
3- Zehir içenin öleceğini kesin bilen kimse, zehri gazoz gibi içer
mi? İçerse, zehrin tesir ettiğine inanmıyordur.
Bunun gibi sayısız örnek vardır. Bir şeyin büyük zararını bilen
onu nasıl yapar? Bu imansızlıktan kaynaklanmaz mı? (Tanrıya
inancım çok kuvvetli) dediği hâlde, hiçbir emrini yapmayan, yasak
ettiği hiçbir şeyden kaçmayan kimse, nasıl mümin olabilir?
Hâşâ Allah blöf yapmaz
Sual: Allah'ın varlığını inkâr etmeyen kimse, imanın
şartlarından olan, meleklere, peygamberlere, kitaplara, Kıyamete ve
Allah'ın sıfatlarına inanmasa, (Allah âcizdir, insan gibi varlıktır, O her
şeyi bilmez, gökte oturur, istirahat eder) dese, niye kâfir olsun ki?
Ben de böyle inanıyor, Allah'ı inkâr etmiyorum, niye kâfir olayım?
Acaba, Allah, (Şunları yapan kâfir olur) diyerek blöf mü yapıyor?
CEVAP
Bir ateist gibi böyle şey sorulur mu? Hâşâ Allahü teâlâ için blöf
yapıyor denir mi? Hemen tevbe etmek lazımdır.
Blöf: Karşısındaki kişiyi yanıltarak veya yıldırarak bir işten
caydırmak için söylenen asılsız söz veya takınılan aldatıcı tavır
demektir.
Allahü teâlâ için böyle çirkin söz söyleyenin hemen tevbe
etmesi gerekir.
Allahü teâlâ, imanın şartlarını Kur'an-ı kerimde açıkça bildiriyor.
Resulü de bunu açıklıyor. Bir kimse, (Melek yok, Cennet ve
Cehennem yok) dese, Allahü teâlâyı yalanlamış, Ona inanmamış
olur. O, her ne kadar (Allah vardır) dese de, hayâlindeki bir robota
inanmış, kâmil sıfatları olan Allahü teâlâyı kabul etmemiş olur.
(Allah vardır, ama her şeye gücü yetmez, her şeyi bilmez)
demek küfür olur. (Ben Allah'ı inkâr etmedim ki) demesinin önemi
olmaz. Şeytan da Allah'ı inkâr etmemişti. Ama bir emre karşı geldiği
için, lanetlenip sonsuz cehennemlik oldu. Bunun gibi, küfre
düşürücü söz söyleyip, (Ben Allah'ı inkâr etmiyorum) demek çok
yanlıştır.
Allah’ın rahmeti lüzumsuz değildir
Sual: Bir arkadaş, “iman etmek için kelime-i şehadetteki
Muhammedün Resulullaha lüzum yok, la ilahe illallah demek yetişir”
dedi. İslam’ın birinci şartında kelime-i şehadette Muhammedün
Resulullah yok mudur? Amentü’nün sonunda, (Eşhedü en la ilahe
illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü)
demiyor muyuz? Böyle iman sahih midir? Kelime-i şehadetin
manası nedir?
CEVAP
Kelime-i şehadetin manası şudur:
(Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve
bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet
ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.)
Peygamberlere iman, imanın şartıdır. Bunlardan birine bile
inanmayan Müslüman olamaz. Mesela Hazret-i Âdem peygamber
değil diyen Müslüman değildir.
(Muhammedün Resulullaha lüzum yok) demek, İslamiyet’in
bildirdiği şeylere inanmayın demenin başka şeklidir. Çünkü,
(Muhammedün Resulullaha lüzum yok) demek, hâşâ Allahü teâlâyı
cahillikle itham etmek olur. Lüzum olmasaydı, Kelime-i şehadette,
tehıyyatta, ezanda, âyet-i kerimelerde, hadis-i kudsilerde defalarca
hiç bildirilir miydi?
İnanmak tabirinin bir manası da beğenmek demektir. Dinde
bildirilen bir hususa inandığı halde, beğenmeyenin imanı gider.
Mesela sünnet olan sakal-ı şerife inandığı halde, beğenmeyen
dinden çıkar. Nerde kaldı ki, dinin sahibini, peygamberini
beğenmeyen müslüman olabilsin.
(Muhammedün Resulullaha lüzum yok) demek, Allah’ın
rahmetine lüzum yok demek midir yoksa Allah’a da, Kur’ana da,
Peygambere de inanmayın demek midir? Kur’an-ı kerim baştan
sona kadar Resulullah efendimizi övmektedir. Bu konudaki üç âyet-i
kerime meali şöyledir:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği
Resulüyüm.) [Araf 158]
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak
gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmez.) [Sebe 28]
Resule uymak şarttır
(Muhammedün Resulullaha lüzum yok) demek, Resulullaha
uymaya lüzum yok demek midir? Allahü teâlâ defalarca,
Muhammed aleyhisselama iman edip uymayı emrediyor, uymayan
Müslüman olamaz, kâfir olur buyuruyor. Birkaç âyet-i kerime meali
şöyledir:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Nur 54]
(De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp]
yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i
İmran 32]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de
çılgın bir ateş hazırladık.) [Fetih 13]
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış
kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı
kalmaz.) [Ahzab 36]
Dinde on esas
Taberani’de bildirilen bir hadis-i şerifte, İslamiyet’in şu on
esasından biri noksan olan kimsenin, zararda olduğu
bildirilmektedir:
1- La ilahe illallah, Muhammedün resulullah demek
Müslüman olmak için, bu kelime-i tevhidi, inanarak söylemek
gerekir. Müslüman olan bir kimseye, ilk önce (La ilahe illallah,
Muhammedün resulullah) kelimesinin manasını bilmek ve
inanmak farzdır. Bu kelimeye, Kelime-i tevhid denir. Kısaca
manası, (Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam da
Onun Resulüdür) demektir. Resulullaha inanmak demek, Onun
bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek
demektir.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Amellerin kıymetlisi La ilahe illallah demektir.) [Hakim]
(La ilahe illallahı çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!)
[Taberani]
(La ilahe illallah diyen bela ve sıkıntılardan kurtulur.)
[Bezzar]
2- Namaza devam etmek
Namazı doğru kılan, Allahü teâlânın sayılamayacak kadar çok
olan bütün nimetlerine şükretmiş sayılır. Nitekim, (Namaz, şükrün
bütün aksamını camidir) buyuruluyor. Namaz dinin direğidir, terk
eden dinini yıkmış olur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenlerin
mükafatları Rableri katındadır. Onlar için korku ve üzüntü
yoktur.) [Bekara 277]
3- Zekat vermek
Kur'an-ı kerimde, zekât çok yerde namazla birlikte emredilmiştir.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allah’a ve Resulüne inanan, malının zekâtını versin!)
[Taberani]
(Zekat vermekle müslümanlığınız mükemmel hâle gelir.)
[Bezzar]
(Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]
4- Oruç tutmak
Ramazan ayında, bir ay oruç tutmak farzdır. (Bekara 185)
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Oruç tutan dostum, tutmayan ise düşmanımdır.) [Beyheki]
(Ramazan orucunu tutup ölen, Cennete girer.) [Deylemi]
5- Haccetmek
Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride
bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan
para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i
şerifi tavaf etmesi ve Arafat’ta durması farzdır. Kur'an-ı kerimde
mealen buyuruluyor ki:
(Yoluna gücü yetenlerin Beytullahı haccetmesi, Allah’ın
insanlar üzerinde bir hakkıdır.) [A.İmran 97]
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Haccı kabul olanın, bütün günahları affolur.) [Beyheki]
(Hac yolunda harcanan mal için, yediyüz misli sevap
verilir.) [Beyheki]
(Hac etmek için Mekke’ye giderken ve oradan dönerken
ölene, ahirette terazi kurulmaz, hesaba çekilmez ve günahları
affedilir.) [İsfehani]
6- Cihad etmek
Önemli bir ibadettir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.) [Maide 35]
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(İnsanların en üstünü, canı ve malı ile Allah yolunda cihad
edendir.) [İ.Ahmed]
(Cihadın en faziletlisi, farzları ifa etmektir.) [Taberani]
7- Emr-i maruf
İyiliği emretmek, yaymak demektir. Hadis-i şerifte buyuruluyor
ki:
(İmkanı var iken, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayan
bizden değildir.) [Tirmizi]
8- Nehy-i münker
Kötülükten sakındırmak demektir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Şehidden üstün mücahid, emr-i maruf ve nehy-i münker
yapandır.) [İ. Gazali]
9- Cemaate katılmak
Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır. Hadis-i şerifte
buyuruluyor ki:
(Cemaatten ayrılan yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]
10- Taat
Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir. Bunları yapan müslüman
sevaba kavuşur. Allahü teâlânın beğendiği şeylerin hiçbirini
yapmayan kimse, elbette büyük zarara uğrar.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Beni [taatle] zikredin ki, ben de sizi [rahmetle] zikredeyim)
[Bekara 152]
Hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, taatten gafil olan kimseyi sevmez.) [Deylemi]
32 ve 54 farz
Sual: 32 farz nelerdir?
CEVAP
Her müslümanın, otuz iki farzı bilmesi lazımdır. 32 farz
şunlardır:
İmanın şartı: Altı (6)
İslamın şartı: Beş (5)
Namazın farzı: Oniki (12)
Abdestin farzı: Dört (4)
Guslün farzı: Üç (3)
Teyemmümün farzı: İki (2)
Teyemmümün farzına üç diyenler de vardır. Bu zaman, hepsi
33 farz olur.
İmanın şartları (6)
1- Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Meleklerine inanmak.
3- Allahü teâlânın indirdiği Kitaplarına inanmak.
4- Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, yani hayır ve şerlerin (iyilik ve kötülüklerin) Allahü
teâlâdan olduğuna inanmak.
İslamın şartları (5)
7- Kelime-i şehadet getirmek.
8- Her gün beş kere vakti gelince namaz kılmak.
9- Malın zekâtını vermek.
10- Ramazan ayında her gün oruç tutmak.
11- Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir.
Namazın farzları (12)
A- Dışındaki farzları altıdır. Bunlara şartları da denir.
12- Hadesten taharet.
13- Necasetten taharet.
14- Setr-i avret.
15- İstikbal-i Kıble.
16- Vakit.
17- Niyet.
B- İçindeki farzları da altıdır. Bunlara rükün denir.
18- İftitah veya Tahrime tekbiri.
19- Kıyam.
20- Kıraat.
21- Rüku.
22- Secde.
23- Ka’de-i ahire.
Bazı âlimler, iftitah tekbirinin, namazın dışında olduğunu
söylemişlerdir. Bunlara göre, namazın şartları 7, rükünleri ise 5
olmaktadır.
Abdestin farzları (4)
24- Abdest alırken yüzü yıkamak.
25- Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak.
26- Başın dörtte birini mesh etmek.
27- Ayakları topukları ile birlikte yıkamak.
Guslün farzları (3)
28- Ağzı yıkamak.
29- Burnu yıkamak.
30- Bütün bedeni yıkamak.
Teyemmümün farzları (2)
31- Niyet etmek.
32- İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh
etmek.
Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu
mesh etmek.
Teyemmümün farzı üçtür diyenlere göre, bu son ikisi, iki ayrı
farz olarak söylenir.
Sual: 54 farz hangileridir?
CEVAP
İslam âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi
olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 54 farz
şunlardır:
1- Allahü teâlâyı bir bilip, Onu hiç unutmamak. [Yani her şeyi
İslamiyet’e uygun yapmaya çalışmak.]
2- Helalinden yiyip içmek.
3- Abdest almak.
4- Her gün vakti gelince, Beş vakit namaz kılmak.
5- Hayzdan, nifastan ve cünüplükten gusletmek.
6- Kişinin rızkına, Allahü teâlânın kefil olduğuna inanmak.
7- Helalinden temiz elbise giymek.
8- Hakka tevekkül ederek çalışmak.
9- Kanaat etmek.
10- Nimetleri için, Allahü teâlâya şükretmek [nimetlerini
emrolunan yerlerde kullanmak].
11- Kaza ve kadere razı olmak.
12- Belalara sabretmek [isyan etmemek].
13- Günahlardan tevbe etmek.
14- İhlasla ibadet etmek.
15- İslam düşmanlarını düşman bilmek.
16- Kur'an-ı kerimi dört delilden biri bilmek.
17- Ölüme hazırlanmak yani farzları yapıp haramlardan kaçarak
imanla ölmeye çalışmak.
18- Allahü teâlânın sevdiğini sevip, sevmediğini sevmemek ve
bundan kaçmak. [Buna Hubb-i fillah ve buğd-i fillah denir.]
19- Ana babaya iyilik etmek.
20- Gücü yetenlerin, imkanı nispetinde dinin emirlerini yaymaya
çalışması.
21- Mahrem olan salih akrabayı ziyaret etmek.
22- Emanete hıyanet etmemek.
23- Daima, Allah’tan korkarak, haramlardan sakınmak.
24- Allah’a ve Resulüne itaat etmek. [Yani her şeyi İslamiyet’e
uygun yapmak]
25- Günahtan kaçıp, ibadet ile meşgul olmak.
26- Hükümdara karşı gelmemek.
27- Âleme ibretle bakmak.
28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek.
29- Dilini haram, fuhuş olan sözlerden korumak.
30- Kalbini dünyanın faydasız şeylerinden, zararlı isteklerinden
temizlemek
31- Hiç kimseyi alay etmemek.
32- Harama bakmamak.
33- Hep sözüne sadık olmak.
34- Kulağını fuhuş söz ve çalgıdan korumak.
35- Farzları ve haramları öğrenmek.
36- Tartı, ölçü aletlerini, doğru olarak kullanmak.
37- Allahü teâlânın azabından emin olmayıp daima korkmak.
38- Allahü teâlânın rahmetinden, ümidini kesmemek.
39- Müslüman fakirlerine zekât vermek ve yardım etmek.
40- Nefsin haram olan isteklerine uymamak.
41- Aç olanı Allah rızası için doyurmak.
42- Yetecek kadar rızık [yiyecek, giyecek ve ev] için çalışmak.
43- Malının zekâtını, ürünlerinin uşrunu vermek.
44- Âdetli ve lohusa halinde bulunan hanımı ile ilişkide
bulunmamak.
45- Kalbini günahlardan temizlemek.
46- Kibirli olmaktan sakınmak.
47- Yetim çocuğun malını korumak.
48- Genç oğlanlara, şehvete sebep olacak durum ve
hareketlerden uzak durmak
49- Günlük vakit namazlarını kazaya bırakmamak.
50- Şirk koşmamak.
51- Zinadan kaçınmak.
52- Alkollü içki içmemek.
53- Boş yere yemin etmemek.
54- Haksız yere, zulümle yani gayri meşru olarak başkasının
malını almamak. Kul hakkından korkmak. [En önemli kul hakkı ve
azabı en çok olan, akrabasına ve emri altında olanlara emr-i maruf
yapmamak, bunlara din bilgisi öğretmemektir. Bid'at sahibinin, Ehl-i
sünnet itikadını değiştirmesi, dini, imanı bozması da böyledir.]
Zerre iman ne demek?
Sual: Hiçbir iyilik ve ibadeti olmayan günahlar içinde yüzen bir
kimse, ihlâsla kelime-i şehadeti söylese ve o hâl üzere ölse cennete
gider mi?
CEVAP
Günahlar içinde yüzüp ibadetten uzak kimsenin imanla ölmesi
çok zordur. Ancak imanla ölebilirse, günahlarının cezasını çektikten
sonra elbette Cennete gider.
İbadeti ve iyiliği küçük görmemelidir. Basit sandığımız bir iyilik
kurtuluşumuza sebep olabilir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ömründe hiç hayır yapmayan bir Müslüman, [başka
Müslümanların ayağına batmasın diye] bir dikeni yoldan kaldırdı.
Onun bu işi, Allah indinde makbul oldu ve Cennete gitti.) [Ebu
Davud]
Sual: Zerre imanı olan Cennete mutlaka girecek deniyor. Zerre
iman nedir?
CEVAP
Amentü’deki altı esasa inanan, Peygamber efendimiz ne
bildirdiyse hepsine inandım, beğendim, hepsini kabul ettim diyen
kimse, zerre imana kavuşmuş demektir.
Allah'ın rahmeti geniştir, Muhammedün Resulullah demeye
lüzum yok dense, İslamiyet ile alaka kesilir, zerre iman hasıl olmaz.
Bir hadis-i şerif meali:
(Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek, kalbinde
zerre kadar imanı olan kişi ateşten çıkar.) [Buhari, Müslim,
Tirmizi]
İmanın altı şartına inanılsa, içinden birine, mesela
Peygamberlerden birine inanılmasa, hatta bir farzı, bir sünneti
beğenmese, o kimse mümin olamaz. Yani imanın altı şartına
inanmamış olur.
Zerre imanla ölebilmek için de haramlardan kaçmaya, ibadetleri
yapmaya çalışmalıdır. Çünkü işlenen günahlar iman nurunu
söndürebilir, yani o insanı küfre sürükleyebilir.
Sual: Kelime-i şehadeti söyleyip imanla ölen herkes mutlaka
Cennete girecek midir?
CEVAP
Zerre imana sahip olan elbette girecektir. Ancak, ibadet
etmeyen ve günahlardan kaçınmayan imanını muhafaza edemez,
küfre düşer. Muhafaza edebilen ise muhakkak Cennete girer.
Hazret-i Muaz anlatır:
Resulallah, (Ya Muaz, Allahü teâlânın, kulları üzerine ve
kulların Allahü teâlâ üzerine hakkı nedir) buyurdu. Ben de, (Allah
ve Resulü daha iyi bilir) dedim. (Allahü teâlânın kulları üzerine
hakkı, Allah’a [Onun bildirdiği gibi inanarak, beğenerek] ibadet
etmeleri ve Ona şerik koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerine
hakkı da, Ona şerik koşmayanı azap etmemesidir) buyurdu. (Ya
Resulallah insanlara bu müjdeyi vereyim mi?) diye sorunca, (Hayır,
buna güvenirler de iyi işlerden vazgeçebilirler [diğer emir ve
yasaklara riayet etmeyip felakete düşebilirler]) buyurdu. (Buhari,
Müslim, Tirmizi)
Resulullah, (Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in
Allah’ın Resulü olduğuna ihlasla şehadet eden [bunu muhafaza
edip müslüman olarak ölen] herkese, Allahü teâlâ ateşi haram
kıldı) buyurunca, (Ya Resulallah bunu insanlara haber vereyim mi?)
dedim. (O zaman buna güvenirler de iyi işlerden vazgeçerler)
buyurdu. (Buhari, Müslim, Tirmizi)
Hazret-i Muaz, bildiği şeyi gizlemek günahından kurtulmak için
bunu vefatından az önce haber verdi.
Sual: Büyük günah işleyen müminler de Cennete girecek midir?
CEVAP
Şefaate kavuşursa hiç Cehenneme girmeden Cennete
girecektir. Şefaat büyük günahlar için olacaktır. Zerre imanı olan
kıyamette büyük nimete kavuşacaktır. Peygamber efendimiz, yemin
ederek şöyle buyuruyor:
(Şunları yeminle söylüyorum:
1- Facir olan [çeşitli günahlar işleyen], maişetini kazanmaktan
da ahmak olan mümin Cennete girecektir.
2- Günahları sebebiyle Cehennem ateşi yakmış olan da
Cennete girecektir.
3- Kıyamette Allahü teâlâ hiç kimsenin hatırına hayaline
gelmeyecek şekilde müminleri affedecektir.
4- Allahü teâlâ, öyle çok mağfiret edecek ki, İblis bile acaba
ben de affolacak mıyım diye başını kaldıracaktır.) [Beyheki]
(Şunlar kimde bulunursa Allahü teâlâ, onun vücudunu
Cehenneme haram eder, onu şeytandan ve nefsinden korur.
Nefsi [günah olan] bir şeye heves ettiği halde nefsine hakim
olup, onu yapmayan ve nefsi, [hayırlı bir şeyi, bir ibadeti] yapmak
istemediği halde onu yapan, nefsinin şehvet ve gazabına hakim
olur. Şunlar da kimde bulunursa, Allahü teâlâ onu rahmetine
gark ederek Cennetine koyar: Bir yoksulu barındırmak, zavallı
birine acımak, hizmetçiye iyi muamele etmek, ana ve babasına
infak etmek.) [Deylemi]
İslamiyet’ten haberi olmayanlar
Sual: Dağda, çölde, mağarada, ormanda veya ıssız bir adada
kalıp din, peygamber diye bir şey işitmemiş kimse, akılla Allah’ın
varlığını bulursa veya bulamazsa, hükmü nedir?
CEVAP
Denilen yerlerin birinde yaşayıp da, dinden haberi olmayanlar,
imanlı olmadıkları için Cennete girmezler. Allah’ı, Cenneti,
Cehennemi duymadığı ve inkâr etmediği için Cehenneme de
girmezler. Dirildikten ve hesaptan sonra, bütün hayvanlar gibi,
bunlar da yok edilir, bir yerde sonsuz kalmazlar. (Mektubat-ı
Rabbanî, Feraid-ül fevaid)
Dağda, çölde yaşayıp da Peygamberleri işitmemiş olana Şahikul-
cebel denir. Bunlar mazurdur. Peygamberlere inanmaları
emredilmedi. (İsbat-ün-nübüvve)
Peygamberi işitmeyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir
olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi işitmeden
ölürse, Cennete girer. (H. L. O. İman)
Buhara âlimleri, İmam-ı Eşari’nin bildirdiği gibi, (Peygamber
gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz) dediler.
Tercih edilen kavil de budur. Bu âlimler, (Yerleri ve gökleri ve
kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allahü teâlânın varlığını
anlamaması özür olmaz) sözünden maksat, Peygamberlerin
sözlerini işittikten sonra, anlamaması özür olmaz demektir, dediler.
(Redd-ül-muhtar)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Akılla Allahü teâlânın varlığını, birliğini bilmek gerektiğini
söyleyen âlimler olmuştur. Allahü teâlâ, aklı, hakkı batıldan ayırmak
için yaratmışsa da, hak yol bildirilmedikçe akıl, bunu yalnız başına
bulamaz. Peygamberleri duymamış kimse, ahirette kabahati kadar
mahşer yerinde azap görür, herkesin hakkı verildikten sonra, bütün
hayvanlar gibi yok edilir. (1/259)
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Biz, bir resul göndermeden [dini tebliğ etmeden] önce azap
etmeyiz.) [İsra 15]
Müslümanlığı duymayanlar
Sual: Müslümanlığı hiç duymayanlar cehenneme girecekler mi?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretlerinin bir oğlu, babasına şöyle bir soru
soruyor:
(Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler,
Cehennem’de sonsuz kalmazsa, Cennet’e girmesi gerekir. Bu da
olamaz, çünkü müşriklere Cennet haramdır, yani yasaktır. Âhirette
Cennet ile Cehennem’den başka yer de yoktur. Araf’ta kalanlar, bir
müddet sonra Cennet’e gidecektir. Sonsuz kalınacak yer, Cennet
veya Cehennem’dir. Bunların yeri neresidir?)
İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle cevap veriyor:
Kıymetli yavrum, bu suali hâlletmek için, (Kıyamette,
Peygamber efendimiz, bunları dine davet eder. Kabul eden
Cennet’e, etmeyen Cehennem’e sokulur) diyenlerin sözü, bu fakire
iyi gelmiyor, çünkü âhiret, mükâfat yeridir, hesap yeridir. Emir yeri, iş
yeri değildir ki, oraya peygamber gönderilsin. Çok zaman sonra,
Allahü teâlâ merhamet ederek, bu meselenin hâllini ihsan eyledi.
Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, Cennet’e de, Cehennem’e de
girmeyecek, âhirette dirildikten sonra, hesaba çekilip, kabahatleri
kadar mahşer yerinde azap çekeceklerdir. Herkesin hakkı verildikten
sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edileceklerdir. Herkesin
aklı, birçok dünya işlerinde bile şaşırıp yanılırken, iyiliği, merhameti
sonsuz olan sahibimizin, peygamberleriyle haber vermeden, yalnız
akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte
yakacağını söylemek, bu fakire ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz
olarak Cennet’te kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersizse, sonsuz
azap çekeceklerini söylemek de, öyle yersiz oluyor. O hâlde,
cevabın doğrusu, bize bildirilendir. Yani mahşer günü, hesapları
görüldükten sonra yok edileceklerdir. (1/259)
Elbette müminim
Sual: Tam İlmihal’de, son nefesteki imanı söylerken de (Elbette
müminim) demeli deniyor. Bunun doğru olduğunda şüphe
etmiyoruz; ancak buradaki inceliği anlayamadık, gaybdan haber
vermek gibi anlaşılıyor. Son nefesi kast ederek elbette müminim
demenin açıklaması nasıldır?
CEVAP
Tam İlmihal’de, İmam-ı Rabbani hazretlerinden şöyle
naklediliyor:
Mümin misin diye sorulunca, İmam-ı a'zam Ebu Hanife, (Ben
hak olarak, yani elbette müminim demelidir) diyor. İmam-ı Şafii
ise, (İnşallah müminim demeli) diyor. Bu ikisi arasındaki fark,
yalnız sözdedir. Çünkü şimdiki iman söylenirken, elbette müminim,
demeli, son nefesindeki iman söylenirken, inşallah, o zaman da
müminim demelidir. Fakat inşallah diyerek şarta bağlamaktansa, her
zaman, elbette demek, daha ihtiyatlı ve daha uygundur. (1/266,
2/67, 3/17)
Şafiiler son nefesi kast ederek, (İnşallah mümin olarak
öleceğim) demek istiyorlar. Elbette insan son nefesini bilemez.
Çünkü imanlı yaşar kâfir olarak ölebilir, kâfir olarak yaşar sonunda
iman eder, mümin olarak ölebilir.
Biz Hanefiler de, (Bu imanımı muhafaza edebilirsem, elbette
mümin olarak ölürüm) diyoruz. (Elbette imanlı öleceğim)
demiyoruz, (Bu imanım devam ederse elbette imanlı ölürüm)
diyoruz. Burada, son nefese kadar imanımızdan şüphe etmiyoruz
diyoruz, elbette imanlı öleceğiz demiyoruz.
Sual: Şafiiler, elbette müminim demiyorlar da, niçin inşallah
müminim diyorlar? İnşallah ne demektir?
CEVAP
İnşallah, Allah izin verirse, Allah nasip ederse manasına, bütün
işlerini Allahü teâlânın dilemesine havale etmek için söylenen
sözdür.
İmam-ı Gazali hazretleri, Şafiilerin niye inşallah dediklerini
açıklarken buyuruyor ki:
Şu dört husustan dolayı Şafiiler inşallah diyorlar:
1- Ben elbette müminim, ben elbette âlimim demek kendini
övmek sayılmasından korkarak inşallah demişlerdir. Çünkü hikmet
ehli bir zata sormuşlar, doğru olduğu halde, çirkin olan şey nedir
diye, o da, (Doğru olarak da, kişinin kendisini övmesi çirkindir)
buyurmuştur.
Bir kimseye doktor musun, âlim misin diye sorulunca,
doktorluğu kesin olduğu halde, sırf övünmemek için, inşallah
doktorum demesi yanlış olmaz.
Bir âyet-i kerime meali:
(Kendinizi tezkiye etmeyin, temize çıkarmayın, övünmeyin.)
[Necm 32]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Âlimim diyen cahildir.) [Taberani] (Âlim övünmez, övünen,
gerçek âlim olamaz.)
2- Her zaman Allah’ın adını anmak için inşallah denir. Bir âyet-i
kerime meali:
(Bir işi inşallah demeden yarın yapacağım deme.) [Kehf 23,
24]
Sadece şüpheli şeylerde değil, kesin olan şeylerde de inşallah
denir. Bir âyet-i kerime meali:
(İnşallah Mescid-i harama gireceksiniz.) [Fetih 27]
Bunu bizzat Allahü teâlâ bildiriyor. Siz Mekke’yi fethedeceksiniz
buyuruyor. İnşallah demeyi öğretmek için böyle bildiriyor.
Peygamber efendimiz de, ölmek kesin olduğu halde, inşallah
öleceğiz diyor. Mezarlığa uğrayınca buyuruyor ki:
(Esselamü aleyküm, ey müminler diyarı, inşallah biz de
sizlere ulaşacağız.) [Müslim]
3- Hakiki imana kavuşmuş, kâmil iman sahibine de, imanı zayıf
olana da mümin denir. Kâmil mümin anlamında inşallah müminim
diyorlar. Burada inşallah demeleri ben mümin değilim demek
değildir. Kâmil mümin, gerçek mümin olurum inşallah anlamındadır.
Bir âyet-i kerime meali:
(İşte bunlar, gerçek müminlerdir.) [Enfal 4]
Bir kimse kendisinin kâmil mümin olup olmadığında şüphe
etmesi yanlış değildir. Bu anlamda (İnşallah müminim) demek caiz
olur. Burada mümin olmaktan şüphe edilmiyor, kâmil mümin
olmaktan şüphe ediliyor. İman, ibadetle kâmil hâle gelir. Ancak
ibadetlerimizin kâmil olduğunu bilemeyiz. İnşallah kâmil iman
sahibiyim anlamında, (inşallah müminim) demek caiz olur.
4- Son nefeste imansız ölmekten korkulur. Hiç kimse garanti
imanlı öleceğini bilemez. Eğer imansız ölürse bütün iyi amelleri yok
olur. Amellerin kabul olması son nefeste imanlı ölmeye bağlıdır.
Oruçlu kimseye kuşluk vakti oruçlu musun diye sorulsa, (Elbette
oruçluyum) der. Ancak akşamdan önce orucu bozulursa, oruçluyum
demesinin hükmü kalmaz ve yalancı sayılır. Orucun sahih olması
için akşam ezanına kadar orucun bozulmaması şarttır. İmanın sahih
olması için de son nefeste de imanlı olmak şarttır. Bir kimse, imanlı
yaşar kâfir olarak ölebilir, kâfir olarak yaşar sonunda iman eder,
mümin olarak ölebilir. Artık kâfir olarak yaşamasının hiç kıymeti
kalmadığı gibi, imansız ölenin de mümin olarak yaşamasının hiç
kıymeti olmaz. Ebüdderda hazretleri, (İmansız ölmekten korkmayan
imansız ölür) buyuruyor. Bir âyet-i kerime meali:
(İşlerin akıbeti, sonucu Allah'a aittir.) [Hac 41]
İman, sahibini Cennete koyar. Oruç, Allah’ın hakkını öder.
Akşama kadar devam etmeyip bozulan oruç, oruç sayılmayacağı,
borcu ödeyemeyeceği gibi, son nefese kadar, devam etmeyen iman
da, sahibini Cennete koyamaz. Bu, artık iman sayılmaz. İşte bu
sebeplerden dolayı inşallah müminim demişlerdir. Son nefeste de
imanla ölürüm inşallah anlamındadır. (İhya)
[Yukarıda, İmam-ı Gazali hazretlerinin bildirdikleri Şafii
mezhebine göredir. Biz Hanefiler, (Elbette müminim) demeliyiz.]
Aşırı dincilik
Sual: Dinimi doğru olarak öğrendikten sonra, elimden
geldiğince uygulamaya başladım. Beni tanıyan ateist birisi bunu
duymuş. (Senin aşırı dinci olduğunu duydum. Namaz kılıyor, oruç
tutuyormuşsun. Bir de tesettüre riayet ediyormuşsun. Böyle
yapmakla daha iyi Müslüman mı olduğunu sanıyorsun? Kafanın ve
kalbin temiz olması yeter. Kalbin temiz olunca namaz kılmamışsın,
içki içmişsin, çıplak gezmişsin, bunun önemi olmaz) diye bana bir
mail göndermiş. Ne yazmamı tavsiye edersiniz?
CEVAP
Hiç cevap vermemenizi tavsiye ederiz; çünkü (Ahmağa
verilecek en güzel cevap susmaktır) buyuruluyor. Her eserin bir
sahibi vardır. Ayın, güneşin, yıldızların, gezegenlerin, bitkilerin,
hayvanların ve insanların kendi kendine tesadüfen olduğunu
söylemek kadar büyük ahmaklık olur mu?
Doğruyu, iyiyi, güzeli, ateiste söylesek, faydası olur mu?
Kesinlikle olmaz. Çünkü Kur’an-ı kerimde, onların hakkı
işitemeyecekleri, doğruyu göremeyecekleri, gerçekleri
söyleyemeyecekleri açıkça bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali:
(Kâfirler sağır, dilsiz ve kör oldukları için, akledemezler.)
[Bakara 171]
Yani hakkı işitmedikleri için sağır, doğruyu söylemedikleri için
dilsiz, gerçeği görmedikleri için kördürler. (Beydavi)
Dinci, din ticareti yapan, din alıp din satan kimseye denir. Dinin
emrine uyana ise, Müslüman denir. Namaz kılan, kapanan kimse
Müslüman’dır, dinci değildir. Ateistler, Müslümanlara Müslüman diye
değil, dinci yaftası takarak hakaret ederler. Onlara dinci ne diye
sorulsa, Müslümanı tarif ederler. Yani namaz kılar, oruç tutar, içki
içmez derler. Dinci Müslüman olduğuna göre, ateist, niye açıkça,
Müslümanlık kötüdür demiyor da, dincilik kötü diye saldırıyor? Eğer
ona göre dinci, dinin emirlerine uyup yasaklarından kaçan kimse ise,
aşırı dinci diye niye hücum ediyor? Aşırı dinci, dinin emrine daha iyi
sarılan kimse olur. Din iyi ise dincilik iyidir, aşırısı daha iyidir. Din
kötü ise, dincilik de kötüdür, aşırısı daha kötü olur. Demek ki
Müslümanlığı kötülemek için, aşırı dinci tabiri kullanılıyor. Onların
kafasındaki Müslüman, dinin hiçbir emrine uymayan, yasak ettiği
hiçbir şeyden kaçmayan kimsedir.
Kalbin nasıl temiz olacağını her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ
ve onun Resulü [elçisi] bildiriyor. Onların bildirdiklerine uygun
yaşayanın kalbi temiz, onların emirlerine uymayanın kalbi pistir.
Günah işlemek, kalbin bozuk olmasının alametidir. Namaz
kılmamak veya açık gezmek gibi günah işleyenlerin, (Sen, kalbe
bak, kalbim temizdir) demeleri çok yanlıştır. Allahü teâlânın Resulü
buyuruyor ki:
(Günah işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tevbe
ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke
büyür kalbi kaplar, kalb, kapkara [kirli, pis] olur.) [Haraiti]
(Günaha devam edenin kalbi mühürlenir. O, artık sevab
işleyemez olur.) [Bezzar]
(Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.)
[Beyheki]
Burada bildirilen kalb, Müslüman olduğu halde, günahlardan
kaçmayan kimsenin kalbidir. Bir hadis-i şerif meali:
(Müminin kalbi temiz, kâfirin kalbi simsiyahtır.) [Taberani]
Sual: (Bir şey iyi ise, aşırısı daha iyidir, bir şey kötü ise aşırısı
daha kötüdür) deniyor. Müslüman olmak, dindar olmak iyi olduğuna
göre, aşırısı daha iyi değil mi? Eğer aşırısı iyi ise, ne diye ateistler,
Müslümanları aşırı dinci diye kötülüyorlar?
CEVAP
Onlar aşırı dinci tabirini yanlış kullanıyorlar. Dinin emrine tam
uyan Müslümana aşırı dinci diyorlar. Dinin emrine tam uymak
Allah’ın emridir. Ona aşırılık denmez.
(Bir şey iyi ise, aşırısı daha iyidir) sözü yanlıştır. Bu her şey için
geçerli olmaz. İslamiyet orta yoldur, ifrattan [aşırılıktan] uzaktır.
Mesela oruç tutmak iyidir, senenin tamamını bayramlar dâhil oruçlu
geçirmek yanlıştır. Sabah namazının farzı iki rekâttır. Namaz kılmak
iyidir diye sabah namazının farzını 3, 4, 5 rekât kılmak yanlış olur.
Nafaka temin edilmeden, gece gündüz namaz kılmak yanlış olur.
Bunlar dinimizin istediği dindarlık değildir. Yani dine aykırıdır. Bu bir
aşırılıktır, fakat din düşmanları buna değil, dinin emrine tam uyan
gerçek Müslümana aşırı dinci diye saldırıyorlar. Art niyetli oldukları
meydandadır. Dine uymaya aşırılık denmez, dinin sınırlarını aşmaya
aşırılık denir.
İnanmak ihtiyaç mı?
Sual: İnsanlar niçin Allah’a inanmak ihtiyacı duyarlar?
CEVAP
Bazı felsefeciler (İnsanda tapma ihtiyacı vardır. Bunun için de,
ateşe, güneşe, puta tapanlar olmuştur) diyorlar. İşin aslı ise şöyle:
Allahü teâlâ, insana, iyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırması için
akıl vermiştir. Akıl, bir şeyin kendiliğinden olduğunu kabul etmez.
Her şeyi bir sebebe bağlar. İnsanın ve insandaki organların ve
tabiattaki düzenin yerli yerince yaratılmasını tesadüf olarak kabul
edemez. Bunun gibi tabiatta bulunan canlı cansız her şeyin, bir
yaratıcı tarafından yaratıldığını ister istemez kabul eder.
İnsanın kendi başına Allah’ı tanıması zor, hatta imkânsızdır.
Tarih boyunca, Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan,
insan; kendisini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı ile
anladı. Fakat Ona giden yolu bulamadı.
İnsanlar, yaratıcıyı önce etraflarında aradı. Kendilerine en
büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sanıp, ona tapmaya başladılar.
Sonra büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi,
yanardağları ve benzerlerini gördükçe, bunları yaratıcının
yardımcıları zannettiler. Herbiri için bir suret, alamet yapmaya
kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar çıktı.
Bunların gazabından korktular ve onlara kurbanlar kestiler. Hatta,
insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her yeni olay karşısında,
putların miktarı da arttı. İslamiyet’in başında Kâbe’de 360 put vardı.
Kısacası insan; Bir, ezeli ve ebedi olan Allahü teâlâyı kendi
başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar
vardır. Bunlara şaşmamalı! Çünkü rehbersiz karanlıkta doğru yol
bulunamaz.
Kur’an-ı kerimde, (Biz, peygamber göndermeden önce azap
yapıcı değiliz) buyuruldu.(İsra 15)
Allahü teâlâ; kullarına verdiği akıl ve düşünme kuvvetinin nasıl
kullanılacağını onlara öğretmek, kendi birliğini onlara tanıtmak ve iyi
işleri kötü, zararlı işlerden ayırmak için, dünyaya peygamberler
gönderdi. Peygamberler en büyük rehberlerdir. Ruh-ul beyan’da,
Zümer suresinin, (Allah’tan başkasını dost edinenler, “Biz bunlara
bizi Allah’a yaklaştırmaları için, bize şefaat etmeleri için tapınıyoruz
derler) mealindeki 3. âyetinin tefsirinde deniyor ki:
(İnsan, kendisinin ve her şeyin yaratıcısını tanımaya elverişli
olarak, yaratılmıştır. Yaratıcısına ibadet etmek ve Ona yaklaşmak
arzusu, her insanda vardır. Fakat böyle elverişli olmanın ve bu
isteğin kıymeti yoktur. Çünkü, nefs, şeytan ve kötü arkadaş, insanı
aldatarak [yaratana ve kıyamete inanmayan birer dinsiz veya]
müşrik yaparlar. Müşrik, Allahü teâlâya yaklaşamaz. Onu
tanıyamaz. Şirkten uzaklaşıp, tevhide sarılarak hasıl olan tanımak,
kıymetlidir. Bunun alameti, peygamberlere ve kitaplarına inanmak
ve bunlara uymaktır. İnsan, Allahü teâlâya ancak böyle yaklaşabilir.)
Zâriyat suresinin, (İnsanları ve cinni, bana ibadet etmeleri
için yarattım) mealindeki 56. âyet-i kerimesindeki (ibadet etmeleri
için) ifadesi, (beni tanımaları için) demektir. Yani, Allahü teâlâyı
tanımak, inanmak için yaratıldık. Hadis-i kudside, (Tanınmak için
her şeyi yarattım) buyurması, (Onların beni tanımakla
şereflenmesi için) demektir.
Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bedeviye, (İlmin
başını öğrendin mi?) diye sordu. O da, (İlmin başı ne ki?) dedi.
Bedeviye, (İlmin başı, Allah’ı tanımaktır. Bu da Onun; misli,
benzeri, zıddı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve
bâtın olduğunu bilmektir) buyurdu.
Huzura kavuşmak için
Yalnız maddiyata inanan kimselerin çok defa dertlerine çare
bulamadıklarını, intihara kadar gittiklerini görüyor ve okuyoruz.
Yalnız maddeye inanan kimseler, çok kereler dertlerine çare
bulamayıp, ümitsizliğe kapılmaktadır. Bu, onların ruhlarının boş
kalmasından ileri gelmektedir. İnsanın ruhu da, bedeni gibi gıdaya
muhtaçtır. Bu da, ancak iman etmekle mümkündür ve Allahü
teâlânın yolunu ancak din gösterir. Allahü teâlâyı inkâr edenler bile,
muhakkak bir gün bu ihtiyacı duyarlar.
Ünlü Rus yazarı Soljenitsin, Amerika’ya yerleştiği zaman,
kendisinin büyük sıkıntılardan, ruhi bunalımlardan kurtulacağını
zannetmişti. Bir gün bir üniversitede Amerika gençlerini başına
toplayarak onlara şöyle hitap etmişti:
(Ben buraya gelince, çok bahtiyar olacağımı sanmıştım. Ne
yazık ki, burada da büyük bir boşluk hissediyorum. Çünkü siz, artık
maddenin esiri olmuşsunuz. Evet, burada hürriyet var, herkes
istediğini yapıyor; fakat ancak maddeye önem veriyor. Ruhları
bomboş. Hâlbuki insanı hakiki insan yapan, onun tekâmül etmiş
[gelişmiş], temizlenmiş ruhudur. Size tavsiyem şudur: Ruhunuzu
geliştirmeye, güzelleştirmeye bakın! Ancak o zaman, ülkenizde
bulunan ve sizi de üzen çirkinlikler yok olmaya başlar. Dine önem
verin! Din, insan ruhunun gıdasıdır. Dinine bağlı insanlar, her işte
sizin en büyük yardımcınız olacaktır; çünkü onları Allah korkusu
doğru yoldan ayırmaz. Sizin en büyük güvenlik teşkilatınız bile,
herkesi gece gündüz kontrol edemez. İnsanları kötülükten alıkoyan
polis gibi, onların duyduğu Allah korkusudur.)
Ölmeden önce Allah’a ulaşmak
Sual: Bazıları, Kur’anda geçen her hidayet kelimesini, ruhun
ölmeden önce Allah’a ulaşması olarak tarif ediyorlar. Bu manada bir
âyet veya hadis var mıdır? Allah’a ulaşmak ne demektir?
CEVAP
Hayır, o manada bir âyet ve hadis yoktur. Hiçbir İslâm âlimi de,
böyle bir şey söylememiştir.
Hidayet; doğru yol, hak yol, İslamiyet demektir. Zıttı dalalettir.
Hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve
bâtıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek, Müslüman olmak demektir.
Esma-i hüsnadan olan Hâdi ve Mehdi, hidayet eden, doğru yola
ileten demektir.
Allah’a ulaşmak diye bir tabir yok, Allah’a kavuşmak tabiri
vardır. Bu da ölmeden önce ruhun Allah’a ulaşması değildir.
Hidayet kelimesi geçen âyetlerden bazılarının mealleri:
(İnne hüdallahi hüvel hüda = Allah’ın hidayet yolu [İslamiyet]
doğru yolun tâ kendisidir.) Bu âyetin Türkçe’ye uygun tercümesi
şöyledir: (Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur.) [Bekara120]
(İnnelhüda, hüdallahi = Doğru yol, şüphesiz Allah’ın
yoludur.) [Al-i İmran 73]
(Ülaikellezine, hedahümullahü = İşte onlar, Allah'ın hidayete
eriştirdiği [doğru yola ulaştırdığı] kimselerdir.) [Zümer 18]
(Vellezine-h-tedev zadehüm hüda = Hidayete erenlerin [Doğru
yola girenlerin] Allah hidayetlerini artırır.) [Muhammed 17]
(Ve men yü’min billahi yehdi kalbehü = Kim Allah'a inanırsa,
Allah onun kalbini hidayete [doğruluğa] ulaştırır.) [Tegabün 11]
(Ve yezidullahüllezine-h-tedev hüda = Allah, hidayete [imana]
kavuşanların hidayetini artırır.) [Meryem 76]
(Vallahü yehdi men yeşâü ila sıratım müstekîm = Allah
dilediğini doğru yola hidayet eder [eriştirir.]) [Bekara 213]
(Seyehdihim = Onları hidayete erdirir [doğru yola kavuşturur.])
[Muhammed 5]
(Hedena li haza ve ma künna li nehtedi = Eğer Allah bize
hidayet vermeseydi kendiliğimizden hidayete kavuşamazdık.)
[Araf 43]
(Ülaikellezine-ş-terev-üd-dalate bil hüda = Onlar doğruluk
yerine sapıklığı satın alanlardır.) [Bekara 175]
(İnneke la tehdî men ahbebte velakinnallahe yehdî men yeşâü
= Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin [Müslüman yapamazsın],
Allah ise, dilediğine hidayet verir.) [Kasas 56]
(Vallahü la yehdil kavmezzalimin = Allah zalimleri hidayete
kavuşturmaz.) [Tevbe 19]
(Leyse aleyke hüdahüm = Onları hidayete erdirmek senin
vazifen değildir.) [Bekara 272]
Hidayetle ilgili birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız
hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için
rahmettir.) [Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi,
İ. Münavi, İbni Adiy]
(Rabbim vahyetti ki: Ey Resulüm, Eshabın gökteki yıldızlar
gibidir. Bazısı daha parlaktır. Onlardan birine uyan hidayet
üzeredir.) [Deylemi]
(Birinin hidayetine [imana gelmesine] sebep olan Cennete
girer.) [Buhari]
(Hidayete kavuşturmak, dalaletten uzaklaştırmak için
çalışan salih âlimlerin sohbetinde bulunun.) [İ. Maverdi]
Hidayet ne demektir?
Sual: 14 asırdır gelen İslam âlimleri, hidayet kelimesini doğru
yol olarak tercüme etmişlerdir. Hâlbuki hidayet, dünyada Allah’a
ulaşmak demektir. Öyle değil mi?
CEVAP
Asla öyle değil. Burada bütün İslâm âlimleri kötülenmekte, hâşâ
hidayet kelimesine yanlış mana vermekle suçlanmaktadır. Halbuki
Allahü teâlâ, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor.
Peygamber efendimiz, (Âlimler, benim ve diğer Peygamberlerin
vârisleridir) buyuruyor.
Bugüne kadar, hiçbir İslam âlimi, hidayeti Allah’a ulaşmak
olarak bildirmemiştir. Dört mezhebin kurucusu (İmam-ı a'zam,
imam-ı Malik, imam-ı Şafii, imam-ı Ahmed) gibi büyük âlimler,
mezhepteki büyük âlimler, mesela imam-ı Gazali, imam-ı Rabbani,
imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed, imam-ı Nevevi gibi âlimler,
Seyyid Abdülkadir-i Geylani, Cüneyd-i Bağdadi gibi yüzlerce
kerameti görülen velilerden hangisi, hidayet kelimesi Allah'a
ulaşmaktır demiştir? Hangi müfessir tefsirinde hidayeti Allah'a
dünyada ulaşmak diye bildirmiştir? Binlerce âlimden biri
gösterilemez.
İslam âlimlerine düşmanlığın sebebi nedir? Sebebi hidayeti
İslamiyet olarak bildirmeleri ve dinin emir ve yasaklarını aynen
Resulullah efendimizin bildirdiği gibi açıklamaları değil mi? Niye
İslam âlimleri ölçü alınmıyor da, sapık kimseler ölçü alınıyor?
Bugüne kadar İslam dini eksik mi geldi? Bazı sapıklar, hocamız
gelene kadar İslamiyet eksikti o tamamladı diyorlar. 1400 yıldır
İslamiyet eksik mi geldi? Hâşâ Allahü teâlâ mı eksik bildirdi? Hâşâ,
Peygamber efendimiz mi eksik bildirdi, eksik mi açıkladı?
Hidayet yol demek değildir. Yani sebil ve sırat demek değildir.
Köprü falan değildir. Hidayet = İslamiyet demektir. İslamiyet ise
Allahü teâlânın gösterdiği doğru yol demektir. Onun için hidayete
doğru yol deniyor. Zıddı da, dalalettir, sapıklıktır.
Hidayet; Hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görüp doğru yola girmek,
dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek, Müslüman
olmak demektir.
Hidayet, Allah’ın istediği dindir, Allah’ın istediği yoldur. Yol
kelimesi bunu güzel açıkladığı için bütün İslam âlimleri yol olarak
bildirmişlerdir. Piyasadaki yanlış doğru bütün mealler hidayete,
doğru yol anlamını vermişlerdir. Yani İslamiyet demişlerdir. Ulaşmak
diye bir ucube meydana getirmemişlerdir.
Hidayet İslamiyet’e girme, İslamiyet’i kabul etmek demektir.
İslamiyet ise doğru yoldur. O halde hidayet doğru yol demektir. Bir
âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet
için genişletir.) [Enam 125]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, beni âlemlere rahmet ve hidayet için
gönderdi.) [Ebu Nuaym]
(Hidayet benim elimde değildir. Şeytan da Allahü teâlânın
yasak kıldığı şeyleri süslü, cazip gösterir. Saptırmak da onun
elinde değildir.) [İ.Adiy]
İmanın şartı yedi değildir
Sual: (Ruhun Allah'a ulaştırılmasına inanmak imandır. İmanın
şartı 7 dir. Şer Allah’tan değil, nefstendir) demek doğru mudur?
CEVAP
Şer nefisten demek, Allahü teâlânın yaratıcılık sıfatına ortak
olanlar var demektir. Allahü teâlâ, günahlarımız sebebiyle bize bela
gönderiyor, belayı biz yaratmıyoruz, biz cezaya layık oluyoruz,
Allahü teâlâ da ceza veriyor. Allah kullarına zulmetmez.
Allahü teâlâ şöyle buyuruyor:
(Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler;
başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler.
"Küllün min indillah" [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki
bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Sual: İman hadisinin Arapça’sının sonunda Allah'a ölmeden
önce ulaşmak ifadesi yok mu? Türkçe’ye çevirenler bunu ilave
etmemiş mi?
CEVAP
Yalanın böylesi de hiç görülmemiştir. Ölmeden önce Allah’a
ulaşılmaz.
İman hadisinin Arapça’sı şöyledir:
(Amentü billahi ve Melaiketihi ve Kütübihi ve Rüsülihi vel
Yevmil-ahiri ve bil Kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ velbasü
badelmevti hakkun. Eşhedü en La ilahe illallah ve Eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve resulühü) [Buhari, Müslim, Nesai]
Şerrihi minallahi teâlâ = Şer de Allah’tandır deniyor. Bu meşhur
hadis nasıl inkâr edilir ki?
Türkçesi de şu:
(Ben Allah’a ve meleklere ve kitaplara ve peygamberlere ve
ahiret gününe, [yani Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana] ve
kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna ve ölüme, öldükten
sonra dirilmeye iman ettim. Allah’tan başka ilah olmadığına ve
Muhammed aleyhisselamın Onun kulu ve resulü olduğuna
şehadet ederim.) [Buhari, Müslim, Nesai]
Sual: Yunus 7-8 de, Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dilemezse ateşe
gider denmiyor mu?
CEVAP
Tefsir âlimleri Allah’a kavuşmanın ne demek olduğunu şöyle
açıklıyorlar:
([Dirilmeyi inkâr edip, hesap için] Bize kavuşmayı
ummayanlar, [ahiretten gafil olduklarından dolayı] dünya hayatına
razı olup [dünyayı ahirete tercih ederek] bununla rahatlayanlar ve
âyetlerimizden [Yaratanın varlığını gösteren delillerden] gafil
olanlar, işledikleri [günahlar] yüzünden Cehenneme
gideceklerdir.) [Yunus 7-8] (Öldükten sonra Allah’a kavuşmayı
inkâr, dirilmeyi inkârdır. Ölmeden önce Allah’a kavuşulmaz.)
Sual: Nisa 79 da hayır Allah'tan, şer nefsinizdendir
buyuruluyor mu?
CEVAP
Hâşâ nefsimiz yaratıcı değildir, şerri de yaratamaz, hayrı da.
Her şeyin yaratıcısı yalnız Allahü teâlâdır. Kur’an-ı kerimde mealen
buyuruluyor ki:
(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]
(Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların
seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68]
Kul belayı hak ederse, Allahü teâlâ da ona bela gönderir. İşte
bir âyet meali:
(Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30]
(Demek ki bela, günahlarımız yüzünden gönderiliyor. Ama
gönderen yine Allah’tır. Âyetin devamında, Allah çoğunu affeder
deniyor. Demek ki belayı gönderen Odur, çoğunu da affediyor.)
(Sana gelen her iyilik, Allah’ın [bir ihsanı olarak] gelmekte,
her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden
gelmektedir.) [Nisa 79]
(Bundan önceki âyette, Şerri de Allah yaratır buyuruluyor. Bu
âyette ise, günahlarınız yüzünden kötülük geliyor buyuruluyor. Ama
gönderen, kötülüğü yaratan yine Allahü teâlâdır.)
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayan
mümin değildir.) [Tirmizi]
Allah’a kavuşmayı inkâr
Sual: Kur’anda (Allah’a kavuşmayı inkâr eden kâfir olur)
deniyor. Allah’a kavuşmak nedir? İmanın şartı 7’dir diyenler, (Allah’a
dünyada kavuşmayı kabul etmeyen kâfirdir) diyorlar. Bu ne
demektir?
CEVAP
Din yeni gelmedi. Dinde bilinmeyen bir husus yoktur. Dinin
sahibi var, Peygamberi var. Onların emir ve yasakları var. Allah
Resulünü devreden çıkarmak, Onun bildirdiklerine inanmamak,
açıklamalarını beğenmemek dinsizliktir.
Allah’a kavuşmanın ne demek olduğunu, Resulullah ve Onun
vârisleri şöyle açıklıyor:
Allah’a kavuşmayı inkâr etmek, dirilmeyi inkârdır, Cenneti,
Cehennemi, yani ahireti inkârdır. Allah’ın manevi huzuruna çıkmayı
inkârdır.
Likaullah yani Allah’a kavuşmakla ilgili bazı âyet mealleri
şöyledir:
(Köşeli parantez içindeki açıklamalar Beydavi, Celaleyn,
Medarik, Kurtubi gibi muteber eserlerden alınmıştır.)
(Allah’a [Rahmetini umup azabından korkarak, Onun rızasına]
kavuşmak isteyen, bilsin ki Allah’ın tayin ettiği o vakit [ahiret]
elbette gelecektir.) [Ankebut 5] (Kavuşma günü ahirettir.)
(Ey insan, sen Rabbine çalışıp çabalarsın, sonunda
[ahirette] Ona kavuşacaksın.) [İnşikak 6] (Hayır ve şer ne yaptıysan
kıyamette onların karşılığına kavuşacaksın [Beydavi])
(Denilir ki: Bu güne [kıyamet gününe] kavuşacağınızı
unuttuğunuz [inkâr ettiğiniz] gibi, biz de bugün [Kıyamet günü]
sizi unuturuz [Cezalandırırız]. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da
yoktur. [Sizi Cehennem azabından hiç kimse kurtaramaz]) [Casiye
34]
(Bu güne kavuşmayı unutmanızın [inanmayışınızın] cezasını
şimdi görün. İşte biz de sizi unuttuk [Azaba maruz bıraktık],
yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın!) [Secde 14] (Ahiret
gününe kavuşmayı inkârın, dirilmeyi inkâr olduğu bildiriliyor.)
(Allah'a kavuşmayı [dirilmeyi] yalanlayanlar, gerçekten
hüsrana uğramışlardır. Kıyamet günü ansızın gelince onlar,
günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak, "Dünyada yaptığımız
kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize" derler. Bakın yüklendikleri
günah ne kötüdür.) [Enam 31]
(“[Ölüp] toprakta kaybolduğumuz zaman, gerçekten biz
yeniden yaratılacak mıyız” derler. Doğrusu onlar Rablerine
kavuşmayı [dirilmeyi] inkâr ediyorlar.) [Secde 10] (Allah’a
kavuşmayı inkârın, dirilmeyi inkâr olduğu bildiriliyor.)
(Sabır ve namazla Allah’a sığınıp yardım isteyin; Rablerine
kavuşacaklarına, Ona döneceklerine inanan ve Allah’tan
korkanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.) [Bekara 45,46]
(Allah’tan geldik, Ona döneceğiz âyetinde olduğu gibi, burada da
Ona dönmekten kasıt dirilmektir, Ona kavuşmak da manevi
huzuruna çıkmaktır.)
(İstikbal [ahiret] için hazırlıklı olun, Allah'tan sakının. Ona,
hiç şüphesiz kavuşacağınızı [dirilerek manevi huzuruna
çıkacağınızı] bilin, bunu inananlara müjdele.) [Bekara 223]
(Allah’a [Onun rahmetine, yardımına] kavuşacağını bilenler
ise: “Nice az topluluk çok topluluğa Allah’ın izniyle üstün
gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.) [Bekara 249]
(Allah, bütün işleri idare eder, âyetleri tafsilatlı olarak beyan
eder, tâ ki Rabbinize kavuşacağınızı kesin olarak bilesiniz.)
[Rad 2] (Öldükten sonra dirilmek ve ahiret hayatı var.)
(Allah’ın âyetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr edenler,
rahmetimden ümitlerini kesenlerdir. Onlar için acıklı azap
vardır.) [Ankebut 23]
(Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin
arasında bulunanları ancak hak olarak ve belli bir süre için
yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine
kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.) [Rum 8] (Ölümden sonra
dirilmeyi inkâr edenler var deniliyor.)
(Elbette onlar [kâfirler] Rablerine kavuşma [öldükten sonra
dirilme] konusunda şüphe içindedirler.) [Fussilet 54] (Burada da
Allah’a kavuşmak dirilmek demektir.)
(Allah onları toplayacağı günde, sanki onlar dünyada
gündüz bir parça kalmışlar da aralarında tanışıyorlarmış gibi
olacak. Allah'ın huzuruna çıkacaklarını inkâr edip de, hidayete
kavuşmayanlar, elbette en büyük ziyana uğramış olacaklardır.)
[Yunus 45]
(Rabbine [Ahirette Onun rızasına] kavuşmayı arzu eden
kimse, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiçbir şeyi ortak
koşmasın.) [Kehf 110]
Şimdi de Allah’a kavuşmak hususunda Resulullah efendimizin
açıklamalarına bakalım:
(Hastalıktan dolayı sızlayan mümine hayret ederim. Eğer
hastalıktaki mükâfatı bilseydi, ölüp, Allah’a kavuşuncaya kadar
hasta kalmak isterdi.) [Taberani]
(Allahü teâlâya ihlâsla ibadet eden ve şirk koşmadan Ona
mülaki olana [kavuşana] Cennet vacib olur. Allah’a şirk koşarak
mülaki olana da Cehennem vacib olur.) [Hâkim] (Demek ki kâfir
olan da Allah’a kavuşuyor, yani diriliyor.)
(Müslümanın her iyiliği için, on katından yedi yüz katına
kadar sevap yazılır. Her günahı için ise bir misli yazılır. Allah’a
kavuşuncaya [kıyamete] kadar böyle devam eder.) [Müslim]
(Bir tüccar, alacaklarını tahsil eden adamına, “Borcunu
veremeyecek fakirden alma, onu hoş gör” derdi. Allah’a
kavuşunca [ahirette], Allah da onu hoş görüp, affetti.) [Buhari]
(Mümin için, Allah’a kavuşmadan [ölmeden], rahat yoktur.)
[Müslim]
(Bir Müslüman, “Sübhanallahi ve bihamdihi ve estağfirullah
ve etübü ileyh” derse, bu söz arşa asılır ve o kimse Allah’a
kavuşuncaya [ahirete] kadar sahibinin işlediği hiçbir günah onu
silmez ve o, söylediği gibi mühürlü olarak kalır.) [Taberani]
(Bela müminin bedeninde, malında ve evladında devam
eder. Tâ ki üzerinde hiç bir günah kalmadan Allah’a
kavuşuncaya [ahirete] kadar.) [Hâkim]
(En çok gıpta edilen mümin, yükü hafif olan, namazını
doğru kılan, Allah’a kavuşuncaya [ahirete] kadar kendisine
yetecek az rızka sabreden, kulluk vazifesini güzel bir şekilde
yerine getiren, halk arasında fazla tanınmayan, musibeti
dünyada iken verilen, mirası ve ardından ağlayanı az olan
kimsedir.) [Tirmizi, İbni Mace]
(Allah’ım, sana kavuşana [ahirete] kadar dünyadan ihtiyaç
bağlarımı kopar.) [Ebu Nuaym]
(Hiç kimsenin bende bir hakkı olmadığı halde Rabbime
kavuşmak isterim.) [Ebu Davud]
(Allahü teâlâ, kıyamette Müslümanlara, “Bana kavuşmayı
arzu eder miydiniz?” buyurur. Onlar “Evet” derler. Allahü teâlâ,
“Niçin” diye sorar. Onlar, “Affını umardık” derler. Allahü teâlâ,
“Ben de sizi affettim” buyurur.) [İ. Ahmed]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Oruçlunun iki sevinci vardır. Biri
iftar zamanı, diğeri orucu ile bana kavuştuğu zaman.) [Buhari,
Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]
(Her gün bir öncekinden kötü olur. Rabbinize kavuşana
[kıyamete] kadar böyle devam eder.) [Buhari]
(Allahü teâlâ buyurdu: Bana kavuşmak isteyen kuluma ben
de kavuşmak isterim. Bana kavuşmaktan hoşlanmayandan ben
de hoşlanmam.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Darimi]
Âişe validemiz bildirir:
Resulullah, “Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona
kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona
kavuşmak istemez” buyurdu. [Âişe validemiz, Allah’a ancak
ölmekle kavuşulacağını bildiği için] Ya Resulallah, ölümü sevmediği
için mi kavuşmak istemez? Eğer öyle ise hepimiz ölümü sevmeyiz,
dedim. Resulullah buyurdu ki:
(Hayır, öyle değil. Mümine Allah’ın rahmeti, rızası ve
Cenneti müjdelendiği zaman Allahü teâlâya kavuşmak ister
[ölüm ona kötü gelmez]; işte o zaman Allah da ona kavuşmak
ister. Kâfire Allah’ın azabı, gazabı haber verildiği zaman Allah’a
kavuşmaktan hoşlanmaz; Allah da ona kavuşmaktan
hoşlanmaz.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace]
Bu hadis-i şeriflerin hepsi de, Allah’a kavuşmanın, dirildikten
sonra Allah’ın manevi huzuruna çıkmak olduğunu bildirmektedir.
Tek istisnası yoktur.
Allah'a yaklaşmak
Sual: Allah'a nasıl yaklaşılır? Allah'a ulaşmakla aynı şey midir?
CEVAP
Dinimizde Allah’a kavuşmak tâbiri vardır. Allah’a ulaşmak diye
bir tâbir olmadığı gibi ölmeden önce ruhun Allah’a ulaşması diye de
bir şey yoktur. Bir âyet-i kerimede, öldükten sonra, (Bize
kavuşmayı ummayanlar, işledikleri günahlar yüzünden
Cehenneme gideceklerdir) buyuruluyor. Öldükten sonra Allah’a
kavuşmayı inkâr etmek, dirilmeyi inkâr etmektir. Dirilmeyi inkâr eden
de kâfir olur, ebedî Cehennemde kalır.
Allah'a yaklaşmak, Allah'ın rızasına kavuşmak demektir. Bu da
iki yolla olur:
1- Doğru itikat sahibi olduktan sonra, ihlâsla ibadet etmekle,
Allah'a yaklaşılır. Bu yol zor ve uzundur, ama imkânsız değildir.
Genelde bütün Müslümanlar bu yolla Allah'a yaklaşmış olurlar.
2- Mürşid-i kâmilin sohbetidir. Allah adamları görülünce Allah
hatırlanır ve Allah’ın feyzi alınır. Bu yolla çok kolay Allah'a
yaklaşılmış olur. Mürşid-i kâmil bulunmadığı zamanlarda, onların
kitapları okunarak da Allah’a yaklaşılır. Çünkü (Onların kitaplarını
okumak sohbetin yarısıdır) buyuruluyor. Demek ki, iki saat kitap
okuyan bir saat sohbette bulunmuş gibi feyze kavuşur.
Hidayet nedir?
Sual: Hidayet nedir?
CEVAP
Hidayet; Hakkı hak, batılı batıl olarak görüp doğru yola girmek,
doğru yola iletmek, dalâletten ve batıl yoldan uzaklaşmak, iman
etmek, Müslüman olmak, yol gösterici, Kur’an, tevhid gibi anlamlara
gelir.
Hidayet, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın razı olduğu yolda
bulunma, cenab-ı Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı
çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına
uymada tam bir kolaylık ihsan etmesi ve kulun rızasını kendi kaza
ve kaderine tâbi eylemesi demektir. İhtidanın manası da hidayete
erme demektir, yani Müslüman olma, din olarak İslamiyet'i seçme.
Aşağıdaki âyet meallerinde parantez içinde tefsirlerdeki
manaları bildiriliyor:
(Rabbimiz, her şeye bir özellik veren, sonra da hidayet eden
[doğru yola eriştiren]dir.) [Taha 50]
(Onların hepsini [İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u] emrimizle
[vahyimizle] hidayeti [doğru yolu; İslamiyet’i] gösterecek imamlar
[rehberler] kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı doğru
kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar [puta tapmazlardı] bize
ibadet eden kimselerdi.) [Enbiya 73]
(Allah, dilediğini doğru yola hidayet eder, iletir.) [Bekara
213]
([İman ederek] hidayeti kabul edenlerin [Müslümanların]
hidayetlerini [doğru yoldaki başarılarını, İslamiyet’e uymalarını
Allahü teâlâ] artırmış, onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham
etmiştir [açıklamıştır].) [Muhammed 17]
(Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini hidayete
[doğruluğa, İslamiyet’e] erdirir.) [Tegabün 11]
(Altlarından ırmaklar akan cennet ehli, “Allah'a hamd olsun
ki, bizi, hidayeti ile [Müslüman yaparak] buna kavuşturdu. Eğer
Allahü teâlâ bize hidayet vermeseydi [Müslüman yapmasaydı],
kendiliğimizden bu yolu bulamazdık” derler.) [Araf 43]
(İman edip salih âmeller işleyenleri, Rableri, imanları
sebebiyle altlarından ırmaklar akan nimeti bol Cennetlere
hidayet eder [Cennetlere koyar].) [Yunus 9]
(Ey Resulüm de ki; “Cebrail’e düşman olan, Allah’a
düşmandır.” Çünkü o, Kur’anı, Allah’ın izniyle, kendinden önce
gelen kitapları doğrulayıcı, bir hidayet [yol gösterici] ve müminler
için müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.) [Bekara 97]
(Biz, hidayeti [Kur’anı] dinleyince, Ona iman ettik.) [Cin 13]
(Allah, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet
etmez [doğru yola iletmez].) [Maide 51]
(Dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de hidayet eder
[doğru yola, İslamiyet’e kavuşturur].) [Fatır 8]
(Allah, dilediğine hidayet verir [İslamiyet’e ulaştırır], dilediğini
dalalette bırakır.) [İbrahim 4]
(İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir
kavme de hidayet [doğru yolu gösterici rehber] ve rahmet olsun
diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]
(Allah’a likayı [kavuşmayı] inkâr edip de, hidayetten [doğru
yol olan İslamiyet’ten] uzak kalanlar, elbette en büyük ziyana
uğramış olacaklardır.) [Yunus 45]
(Hidayet ancak Allah’ın hidayetidir [Doğru yol, ancak Allah'ın
yoludur].) [Bekara120]
(İşte onlar, Allah'ın hidayet verdiği [İslamiyet’e kavuşturduğu]
kimselerdir.) [Zümer 18]
(Hidayete erenlerin [iman edenlerin, Müslüman olanların]
Allah hidayetlerini [İslamiyet’e bağlılıklarını] artırır.) [Meryem 76,
Muhammed 17]
(Onları hidayete erdirir [imana kavuşturur].) [Muhammed 5]
(Onlar hidayet [doğru yol] yerine dalaleti satın alanlardır.)
[Bekara 175]
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din, İslamiyet’le gönderdi.
İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed
aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah
yeter.) [Feth 28]
Türk Müslümanlığı ne demek?
Sual: Osmanlı Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı gibi ifadeler
kullanmak doğru mudur?
CEVAP
Her milletin âdetleri farklı olabilir, fakat Müslümanlık tektir.
Bugün Şiîlerin ve Vehhabilerin Müslümanlıkları farklıdır. Bunlar
dinlerine, bid'at fırkalarının görüşlerini karıştırmışlardır. Arap
ülkelerinin Müslümanlıklarına da çok bid'at karışmış, sanki farklı bir
Müslümanlık meydana gelmiştir.
Türkler ise, İslamiyet'e doğru olarak hizmet etmişlerdir. Selçuklu
ve Osmanlı Türkleri, Ehl-i sünnet yolundan ayrılmamış ve bid'at
ehliyle mücadele etmişlerdir. Türk Müslümanlığı veya Osmanlı
Müslümanlığı, bu anlamda, yani Türklerin Ehl-i sünnet yolunda
olduklarını anlatmak için söylenebilir. Yoksa, sanki farklı bir dinmiş
gibi veya ırk ayrımı yaparak söylemek hiç uygun olmaz.
Eshab-ı kiramdan sonra İslamiyet'e en büyük hizmeti, Osmanlı
yapmıştır. Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan da, İslam dinine
çok hizmet etti. İslamiyet'i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara,
Bâtıni ve Hurufi hareketlerine karşı çok hassastı. Bunun için, (Biz
temiz Müslümanlarız. Bid'at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki,
Allahü teâlâ, halis Türkleri aziz kıldı) demiştir. (Rehber Ans.)
Bugün ise Türkler, bid'at fırkalarının ve yabancı fikirlerin
etkisinde kaldığı için, Osmanlı'nın uyguladığı temiz Müslümanlıktan
sapmalar başlamış, mezhepsizlik ortaya çıkmıştır. Yapılacak iş,
bid'atlerden uzak durup İslamiyet'i katışıksız yaşamaktır.
Yanlış yazıyorsunuz
Sual: Sitenizde, imanın şartı altı deniyor. Hâlbuki başka bir
sitede, beş diyor. Kadere iman diye bir şart yok dediği halde, siz
nasıl imanın şartı altı diyebilirsiniz?
CEVAP
Başka bir okuyucu da bizi şöyle eleştirmişti:
(Siz imanın şartı altı diyorsunuz. Hâlbuki başka bir sitede yedi
diye yazıyor. Allah’a ulaşmak da imanın yedinci şartı diyor. Siz
nasıl imanın şartı altı diyebilirsiniz?)
Dikkat edilirse, okuyucu, diğer bir sitedeki yazıya göre sitemizi
tenkit ediyor. Bizim sitedeki yazıyı okuyan da öteki siteleri tenkit
eder. Böyle tenkitler ilmî olmaz. Ölçü, başka bir site olmamalı,
muteber din kitapları, yani edille-i erbaa denilen edille-i şer’iyyeye
dayanmalıdır. Bu dört delile dayanmayan görüşler geçersizdir. Hele
bir siteyi, başka siteye göre tenkit etmek çok cahilce bir iştir. İmanın
şartının altı olduğu sitemizde vesikalarla açıklanmıştır. Beş veya
yedi diyenler Ehl-i sünnet dışıdır.
İmanda iki önemli şart
Sual: Bir kimse, Amentü’de bildirilen imanın altı şartına inandığı
halde, Allah dostlarını sevmese, Allah düşmanlarına muhabbet
beslese, kâfir mi olur?
CEVAP
Amentü’ye inanmanın geçerli olması için, çok önemli iki şart
vardır:
1- Hubb-i fillah ve buğd-i fillah:
Hubb, sevmektir, dostluktur. Hubb-i fillah, sevdiğini Allah için
sevmek, Allah için dost olmaktır. Buğd, sevmemektir, düşmanlıktır.
Buğd-i fillah, sevmediklerini Allah için sevmemek, Allah için
düşmanlık etmektir. Bu konudaki bir hadis-i şerif meali:
(Allah’ın düşmanlarını düşman bilmeyen, hakiki iman etmiş
olmaz. Müminleri Allah için seven ve kâfirleri düşman bilen,
Allah’ın sevgisine kavuşur.) [İ. Ahmed]
Eshab-ı kiram, hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere idi. İki âyet-i
kerime meali:
(Allah’ın Resulüyle birlikte bulunanların [Eshab-ı kiramın]
hepsi, kâfirlere karşı çetin, fakat birbirlerine karşı merhametli,
yumuşaktır.) [Feth 29]
(Allah onları [Eshab-ı kiramı ve diğer salihleri] sever, onlar da
Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı
onurlu ve şiddetlidir; Allah yolunda savaşırlar, hiç kimsenin
kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu
dilediğine verir.) [Maide 54]
2- Gayba iman etmek:
İmanda esas olan, gayba inanmaktır. Gayba iman,
Resulullah’ın, Peygamber olarak bildirdiği İslam dinini, akla,
tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik
etmek yani kabul edip, beğenerek inanmaktır. Üç âyet-i kerime
meali:
(O müttekiler ki, gayba [Resulümün bildirdiklerine, görmeden]
inanırlar, namaz kılarlar ve kendilerine verdiğimiz mallardan
[zekât ve her türlü hayır hasenat için] harcarlar.) [Bekara 3]
(Allah’ın dinine ve Resullerine gayba inanıp yardım edenleri
belirlemek için...) [Hadid 25]
(Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namaz
kılanları uyarırsın.) [Fatır 18]
Bir hadis-i şerif meali de şöyle:
(Allahü teâlâ, hayır murat ettiği kulunun kalb gözünü açar,
kul da gayba inanır.) [Deylemi]
Tahkiki imanın tehlikesi
Sual: (Tahkiki iman sahibi olmayan, körü körüne inanır;
imanından emin değildir. İmanı akılla izah eden kitapları okuyarak,
tahkiki iman sahibi olan ise, inancının delilini bilir) diyenler oluyor.
İman gayba olmaz mı? Görerek mi, deliliyle mi iman etmek gerekir?
CEVAP
Akılla, gaybı anlatan kitaplarla, iman kuvvetlenmez; hatta aksine
şüphelerin artmasına ve imanı kaybetmeye sebep olabilir. İbni
Sakka isimli bir âlim, her şeyi akılla ispata kalkardı. Akla çok önem
verir; Allah’ın varlığını, birliğini 99 delille ispat ederdi. Zamanla
aklının almadığı konular da çıktı, şüpheleri arttı. Yusuf-i Hemedani
hazretlerine bir şey sordu. O da, (Senin sözünden küfür kokusu
geliyor) buyurdu. İstanbul’a elçi olarak gidince Hıristiyan oldu.
Bundan sonra da, 100 delille, Allah’ın hâşâ üç olduğunu ispata
kalkıştı. Bunun için, akıl tek başına ölçü olmaz. İki hadis-i şerif
meali:
(Dini aklıyla ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani]
(Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, kocakarı gibi
inanın!) [Deylemi]
Bu hadis-i şerif, kocakarı gibi bâtıl şeylere körü körüne inanın
demek değildir. Allah ve Resulünün bildirdiklerine, aklınızla
ölçmeden, delil aramadan inanın demektir. Cennet, cehennem, sırat
köprüsü ve ahiret hayatı, akılla, mantıkla ispat edilemez. Mutezile
fırkası, sırat köprüsünü, miracı ve benzerlerini inkâr etmiştir. Tahkik
edenler de, şüpheden kurtulamaz. Mesela, sırat köprüsünün nasıl
bir şey olduğu, akılla izah edilemez. Edilemeyince de, “tahkikçi
inkâr etmek zorunda kalır; Hazret-i Ebu Bekir gibi, o söylemişse
doğrudur diyemez. Doğrudur diyebilse tahkike lüzum görmez. Onun
için tahkikçi büyük tehlike içindedir.
Müşrikler, tahkikçi mantığını kullanarak, Peygamber efendimizin
miracını akılla inkâr ederken, Hazret-i Ebu Bekir, aklı işe
karıştırmadan, (O söylediyse doğrudur) diyerek imanın zirvesine
çıkmış, (Sıddık) ismiyle şereflenmiştir. Aklını kullanmayıp,
Resulullahın bir anda Miraca gidip geldiğine inanarak, Onu tasdik
ederek imanı güneş gibi parladı. Peygamber efendimiz, (Ebu
Bekrin imanı, bütün insanların imanları toplamıyla tartılsa, Ebu
Bekrin imanı daha ağır gelir) buyurmuştur. Bu dereceye
yükselmesi tahkikle değil, tasdikle olmuştur.
İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. İman gayba
olur. İspatla, delille iman olmaz. Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken,
(O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3) [Demek
ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır.]
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, imanı şöyle tarif etmiştir:
İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği
şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup
olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik
etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut
Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere
itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. (S. Ebediyye)
Yaratıcı var demek yetmez
Sual: Bir ateist, (Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için, fen
ve teknik çok ilerlemesine rağmen bir karınca, bir domates bile
yaratılamadığına göre, bu muazzam kâinatın bir yaratıcısı olduğuna
inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, kitaplara, âhirete, Cennete
ve Cehenneme inanmıyorum. Ben bir deistim) diyor. Bu kimseye
dinsiz denir mi?
CEVAP
Ateist de olsa, deist de olsa İslamiyet’e inanmayan dinsizdir.
Deist, bir yaratıcı var dediği hâlde, hiçbir dine ve peygambere
inanmayan kâfir demektir. Nasreddin Hoca'nın, (Doğduğuna
inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?) dediği gibi, (Ben
öğrenciyim, ama öğretmene, derse, imtihana inanmam) denir mi?
Öğrenci ise, öğretmene, derse inanması gerekir. (Ben kanuna
inanırım, ama savcıya, mahkemeye inanmam) denir mi? Ortada bir
kanun varsa, bunu hazırlayanlar var, onları uygulayan mahkemeler
var demektir. Yaratık yani kul ise, onu yaratana inanması lazımdır.
Gerçekten yaratıcıya inanan kimsenin, elbette onun emir ve
yasaklarına da inanması gerekir.
Yaratıcı var demekle, Allah’a inanmak çok farklıdır. Yaratıcı
diye, hâşâ bostan korkuluğu gibi, hiçbir şeye karışmadığı tasavvur
edilen hayâli bir varlığa inanmanın ateistlikten hiç farkı yoktur.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri çeşitli dinler, peygamberler
ve kitaplar göndermiştir. Bunları kabul etmeyen, Allah’ı kabul etmiş
sayılmaz.
Peygamberlerin hepsi, zamanlarındaki en ileri ilimlerde mucize
gösterip, Allahü teâlânın birer elçisi olduklarını ispat etmişlerdir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Musa aleyhisselam zamanında sihir çok ileriydi. O zaman, sihir
yapanlar, olmayan şeyleri, hayalde, varmış gibi gösteriyorlardı.
Sihrin en yüksek derecesine çıkmışlardı. Musa aleyhisselamın
asasının büyük yılan olup, kendi sihirleri olan yılanları yuttuğunu
görünce, bunun sihrin dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu
anlayıp, hemen iman ettiler.
İsa aleyhisselamın zamanında, tıp ilmi çok ileriydi. Çok
hastalığa çare bulunmuştu. Hazret-i İsa gelince, tıp uzmanlarının
tedavi edemediği hastalıkları iyileştirdi. Anadan doğma körlerin
gözünü açtı. Ölmüş kimseleri diriltti. Beşikteyken konuştu ve
peygamber olduğunu ispat etti.
Muhammed aleyhisselam zamanında da, Arabistan yarım
adasında, edebiyat, şairlik ve belagat sanatı en yüksek derecesine
varmıştı. Yazdıkları şiirlerin belagatleriyle övünürlerdi. Resulullah,
Kur’an-ı kerimi getirince çoğu, Kur’an-ı kerimin belagatinin icazı
karşısında, bunun Allah kelamı olduğunu anlayarak, Müslüman
oldu. (İsbat-ün-nübüvve)
Bütün peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi
ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Hepsi
Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, sıfatlarını, sonsuz ahiret
hayatının, Cennetin, Cehennemin var olduğunu bildirmiştir. İman
konusunda hiçbir farklılık yoktur.
Tarih incelenirse insanların, önlerinde Allahü teâlânın
gönderdiği bir rehber olmadan, kendi başlarına gidince, hep yanlış
yollara saptıkları görülür. İnsan, kendisini yaratan büyük kudret
sahibinin var olduğunu, aklı sayesinde anladı, fakat ona giden yolu
bulamadı. Peygamberleri işitmeyenler, yaratıcıyı önce etraflarında
aradı. Kendilerine en büyük faydası olan güneşi yaratıcı sandılar ve
ona tapmaya başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı,
ateşi, kabaran denizi, yanar dağları ve benzerlerini gördükçe,
bunları yaratıcının yardımcıları zannettiler. Her biri için bir resim,
alamet yapmağa kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli
putlar ortaya çıktı. Bunların gazabından korktular ve onlara
kurbanlar kestiler. Hattâ insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her
yeni olay karşısında, putların miktarı da arttı. İslamiyet geldiği
zaman Kâbe’de 360 put vardı. Kısacası insan, bir, ezelî ve ebedî
olan Allahü teâlâyı kendi başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile
güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalı, çünkü
rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz. (H.L.O. İman)
Görüldüğü gibi, yaratıcıyı kabul etmekle doğru yol bulunmuş
olmuyor. Allah’ı robot gibi düşünmek, hiçbir şeye karışmaz demek,
ne kadar yanlıştır. Her asırda peygamberler gelmiş, Allah adına
konuşmuş, hâşâ yalan söylemişler!
Mucizesiz peygamber olmaz. Yalandan peygamberim, resulüm
diyen kimseler elbette çıkar, ama bunlar mucize gösteremez.
Yalanları kolayca anlaşılır. Körün gözünü açmak, ölüleri diriltmek,
parmağından suların akıp bir ordunun içmesi, bir anda Mekke’den
Kudüs’e gitmesi oradan da gökleri gezip gelmesi, cansızların ve
hayvanların konuşması basit olaylar değildir. Bunları ancak Allah’ın
gönderdiği peygamber yapar. Hâşâ peygamber yalan söylese Allah
müdahale etmez mi? Bir âyet-i kerime meali:
(Eğer o [Resul] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz
onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik,
hiçbiriniz de buna engel olamazdı.) [Hakka 44–47]
Şu halde, ben Allah’a inanıyorum diyen kimsenin, kitaplara ve
peygamberlere de iman etmesi ve ibadetlerini yapması,
haramlardan kaçması gerekir. İmanın altı şartından birine bile
inanmayan iman sahibi olamaz. (Ben sadece Allah’a inanıyorum)
demesi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Allah’ın varlığına
inanmayan kimseyle, (Allah’a inanıyorum ama âhirete inanmıyorum)
diyen kimse arasında, âhiretteki durumu bakımından fark yoktur.
İkisi de sonsuz olarak cehennemliktir. Yaratıcıya inanıyorum dediği
hâlde, ebedî azaptan korkmamak ne büyük ahmaklıktır. Hazret-i Ali,
dirilmeye inanmayan birine diyor ki:
(Biz âhirete inanıyoruz. Diyelim ki, senin dediğin gibi tekrar
dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız
olmazdı. Ya bizim dediğimiz gerçek meydana çıkarsa ki, elbette
çıkacak, o zaman sen sonsuz olarak azaba maruz kalacaksın.)
Dinsiz kimse ölünce, kendi inancına göre, yok olacak.
İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan
da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan,
bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir
ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Hâlbuki âhiret hayatı,
bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a
ve onun bildirdiklerine inanması gerekir.
İslamiyet’in koyduğu kurallar, sadece âhirette değil, dünyada da
rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına
uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir
eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır.
İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını; tarifeye uymayan zararını