BAŞLIK

Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. O, kullarının ne yaptıklarını ve ne düşündüklerini bilir. O'nun huzuruna çıkarıldıkları gün herkese yaptıklarını haber verecektir. Allah her şeyi bilir. (NÛR - 64)

Resimler

Dost Siteler

Başlık

Allah O'dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz. (RA'D/2) O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir. (SECDE/5)

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ TEFSİR ORUÇ ABDEST

İSLAMİ BİLGİLER NAMAZ İLMİHAL BİLGİLERİ MEZHEP CANLI TV MÜBAREK GÜN VE GECELER HADİS NAMAZ KURAN-I KERİM DİNLEPEYGAMBERLER HAYATI NAZAR BESMELENİN FAZİLETİ CİNLER NASİH

Darwin ve Evrim Teorisi

Darwin ve Evrim Teorisi
Sual: Evrim teorisi hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Darwin, materyalistlerin iddia ettiği gibi, insanların maymundan
türediğini veya bir hayvandan başka bir hayvan geleceğini
söylememiştir. Darwin böyle bir şey söylese bile bu sözün ilmi bir
kıymeti olmaz.
İnsan ile hayvanlar arasındaki en büyük fark, insanın ruhudur.
İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh,
ilk olarak Hazret-i Âdem’e verildi. İnsanlara mahsus olan bu ruh
hayvanlarda yoktur. Maddecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için,
insanı maymuna yakın sananları çıkıyor. İlk insanların şekli, yapısı,
maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü ruhu vardır. Maymun
ise hayvandır, insana mahsus olan ruhtan ve bu ruhun sağladığı
üstünlüklerden mahrumdur. İnsan ile hayvan, tamamen ayrıdır.
Aralarında, hiçbir zaman bir geçit olamaz.
Darwin’i kullandılar
Materyalistler, fen adamı rolüne girip, (İnsanların maymundan
türediğini Darwin söyledi) diyorlar. Halbuki Darwin böyle bir şey
söylemedi. Canlılar arasında hayat mücadelesini anlattı. (Türlerin
Kökeni) ismindeki kitabında, canlıların çevreye uyduklarını, bunun
için, ufak değişikliklere uğradıklarını yazdı. (Bir tür, başka türe
döner) demedi. İngiliz İlim Birliğinin 1980’de Salford’daki
toplantısında konuşan Prof. John Durant diyor ki:
(Darwin’in insanın kökeni ile ilgili görüşleri, modern bir efsane
olup çıktı. Bu efsane, ilmi ve sosyal gelişmemize zarardan başka bir
şey vermedi. Evrim masalları, ilmi araştırmaları tahrip etti. Şimdi
Darwin’in teorisi dikiş yerlerinden patlamış, geriye perişan ve bozuk
bir düşünce yığını bırakmıştır.)
Evrimcilere göre, Neandertalar, ilk insandır, önce dört ayak
üzerinde yürümüş, daha sonra da bugünkü hâle gelmiştir. Bu kadar
ilkel olan bir mahlûkun bugünkü mükemmelliğe ulaşması mümkün
değildir. Bütün din kitapları, ilk insanın homo sapien [iki ayak
üzerinde yürüyen ve düşünebilen bir mahlûk] olduğunu
bildirmektedir. Dört ayakla yürüyen hayvanın bugünkü insana
dönüşebileceğini hiç kimse iddia etmemiştir. Paleontoloji
mütehassısları, bir canlının başka türe dönmediğini, canlılardaki
değişmelerin, kendi türleri arasında olduğunu bildirirler.
Bütün din kitapları, ilk insan olan Hazret-i Âdem’in, buğday
ektiğini, ev yaptığını ve kendisine on forma kitap verildiğini
bildirmektedir. Görüldüğü gibi ilk insanın, dünyanın oldukça tekamül
ettiği bir zamanda yaratılmış olduğu, dört ayağı üzerinde yürüyen,
mağaralarda yaşayan mahlûklarla hiçbir ilgisinin olmadığı apaçıktır.
[Zaten bütün din kitapları, Hazret-i Âdem’in, Hazret-i Havva ile
Cennette yaşadığını, sonra dünyaya indirildiklerini bildirmektedir.
Cennetten gelenlerin başka ilkel mahlûklarla ne alakası olabilir?]
Üçüncü zaman sonunda yaşayan “Antropoit” dedikleri maymun
iskeleti bulununca, evrimciler tarafından, (İnsanın ceddi olan
maymunun kemiği bulundu. İnsanın maymundan geldiği kesinleşti)
gibi yalanlar yazılıp, hayali resimler yapıldı.
1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyledi.
Sonradan (Piltdown adamı) denilen bu fosil, maymunla insan
arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir olarak meşhur oldu. Bu
fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun
çene kemiğine benziyordu. Böylece ilk insanın maymun insan arası
bir mahlûk olduğu yazılıp çizildi. Din ile alay edildi. Bu fosilin şüpheli
taraflarının bulunduğunu, bu bakımdan yeniden incelenmesini
isteyen bilim adamlarına izin verilmedi. Ama son yıllarda bir Alman
heyeti, bu fosili inceler, şüpheli yerler bulur. Neticede Dawson’un,
hile yaparak, insan kafatasına maymunun çene kemiğini
yerleştirdiği, çeneye de insan dişlerini koyduğu açığa çıktı.
1922’de Pliosen devrine ait bir azı dişi bulundu. Hemen
evrimciler, bunun ilkel bir insan olduğunu söylediler. Bir azı dişinden
esinlenerek, (Nebraska adamı eşiyle beraber) diye hayali resimler
çizdiler. Amerika ve İngiliz basınında günlerce makaleler yazıldı.
Neticede bu dişin, bir domuza ait olduğu tespit edildi.
Yarım kafatası, uyluk kemiği ile üç azı dişi ayrı ayrı yerlerde
bulunmuş, bunların hepsi bir kafa kabul edilmiş ve adına Java
adamı denilmiştir. Prof. Gish bu hususta diyor ki:
(Java adamı denilen varlık bir maymundur. Maymun kafatası ile
insan uyluğu birleştirilmiş, adına Java adamı denilmiştir.)
Bu kemikleri bulan ve Java adamı adını veren Mr. Dubois,
ölmeden önce, gerçeği itiraf etmiştir. (Java adamı dediğim kemikler,
gerçekte bir gibbon maymunudur) demiştir.
Madem böyle şu adam, bu adam yaşamış da, niye bir tane de,
binlerce değildir? Bu husus da bunların uydurma olduğunun başka
bir delilidir.
Evrimciler ne kadar uğraşırsa uğraşsın güneş balçıkla
sıvanmaz. Maymundan geldiğini söyleyenler olduğu gibi, ayıdan
geldiklerini söyleyenleri de vardır. Bir İtalyan profesörü, insanın
maymundan değil, ayıdan geldiğine dair üç delil ortaya atmıştır:
1- Ayı, yavrusunu döverken insan gibi tokatlar, maymun ise
ısırır.
2- Ayı, dişisi ile, yavrularının görmediği bir yerde çiftleşir.
Halbuki maymunda böyle bir şey yoktur. Yavrularının yanında da
çiftleşir.
3- Oyuncak dükkânına giden bebekler, ayı oyuncaklarını tercih
ederler. Bu deliller insanların ayıdan geldiğini gösterir.
Maymun teorisi gibi ayı teorisi de, ilim adına uydurulmuş bir
rezalettir.
Evrim ve tesadüfler
Prof. Dr. Cevat Babuna konuşmasına şöyle devam etti:
İnançsız evrimcilere göre, bir organizma veya bunun temsilcisi
olan hücreler, bir işi yapa yapa öğrenirler ve sonunda ona göre
uyum sağlarlar. Mesela zürafanın boynu yüksek dallardan gıda
temin etmeye çalışa çalışa uzamıştır. Parmaklarımız sert cisimlere
vura vura koruyucu olan tırnağı geliştirmiştir. Türler ve hücreler
arasında bir hayat savaşı vardır. Bu savaşta kuvvetli olan zayıfı
tasfiye eder.
Sadece hayatın başlama noktası, bütün bu iddiaların ne kadar
geçersiz ve saçma olduğunu ortaya koymaktadır.
Dünya kurulalı beri hiçbir sperma hücresi, dölleme görevini
yaptıktan sonra tekrar geri dönmek ve ana hücrelerine yaptığı işler
hakkında bilgi vermek imkânını bulamamıştır.
Mademki, sperma ana hücresinin ve spermanın, kendisini ne
gibi görevler beklediğini önceden bilmesine imkân yoktur. O zaman
kendisine özel yapıyı veren ve bir sürü tedbirler aldıran nedir?
Spermanın başına koruyucu zırhı yerleştiren, birtakım hücreleri
yok edecek eritici silahları taşıtan hangi kuvvettir?
Bilim dünyasının bile ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında
öğrenebildiği insan hücresinin kromozom sayısının 46 olduğunu
sperma nereden biliyor?
46’dan daha fazla kromozomlu bir insanın sakat olacağını, hatta
öleceğini ve bu sebepten kromozom sayısını yarıya indirmesi
gerektiğini nasıl öğrenmiştir? Yola çıkmadan önce görevinin başka
bir hücreyle birleşmek olduğunu da bilmeden, üstelik bu işlemi 20.
asırda değil, onbinlerce yıldan beri kusursuz olarak yerine
getirmektedir.
Bu bilgileri ne kendisini yapan ana hücreden, ne de dünyadaki
antropologlardan veya jinekolog doktorlardan alması mümkün
değildir. O halde bu tedbirler ve ince mühendislik hesapları hangi
kuvvetin eseridir?
Kromozomlarını indirgeyen sperma hücresi, taşıdığı yüzbinlerce
genin kontrolünü hangi bilgisayarlarla yapmakta ve bunların yeterli
olmadığını görerek yarıştan niçin çekilmektedir?
Çocuğun cinsiyetini verecek kromozomlar X ve Y harfleriyle
adlandırılır. Yumurtacıkta daima X kromozomu vardır. Sperma ise
yarısı X, yarısı Y kromozomlarından oluşan bir kombinasyona
sahiptir. Yumurtacık, X kromozomu taşıyan bir sperma tarafından
döllenirse, döllenmiş hücrede XX kromozomları olur ve çocuk dişi
olur. Y kromozomu taşıyan bir sperma döllerse, çocuk XY
kromozomlu olur, yani erkek olur. Buradan da anlaşılabileceği gibi,
cinsiyeti tayin edecek spermadır, yani babadır.
Bu bilgilere göre, doğacak çocukların % 50’sinin erkek ve %
50’sinin kız olması gerekir. Hâlbuki gerçekte bu böyle olmamaktadır.
Normal hayatta dış şartlara kadınlar erkeklere göre daha
dayanıklıdır. Mesela düşük kilolu bebeklerin kuvözlerde erkek
çocukların yaşama şansı, kız çocuklara oranla daha azdır.
Aynı şekilde büyüklerde de, çeşitli sebeplerle erkekler
kadınlardan daha çok ölmektedir. Harpler, trafik kazaları vs. ele
alındığında, dünya üzerindeki erkek sayısının gittikçe azalan bir
çizgi izlemesi gerekirdi.
Bu şekilde, sonunda sadece kadınlardan ibaret bir dünya ortaya
çıkardı. Hâlbuki herkes biliyor ki, dünyada kadın erkek sayısında
belirli bir denge vardır ve bu denge değişmemektedir.
Bütün bunlara rağmen, aklı başında olmak kaydıyla, her şeyin
tesadüfen meydana geldiğini söyleyebilecek bir kişi çıkabilir mi?
Evrim ideolojisi
Ülkemize gelen Paleontolog Prof. Dr. Duane Gish, verdiği
konferansta özetle dedi ki:
Canlıların kökenini araştırmak için başvurulabilecek en somut
deliller, fosil kayıtlarıdır. Yani yaratılış veya evrimden, hangisinin
doğru olduğunu saptayabilmek için, fosil kayıtlarının, hangisini
desteklediğini incelemek gereklidir. Evrimciler, “Tesadüflerle,
ilkelden gelişmişe doğru bir ilerleme kaydederek bugüne gelindi”
diyorlar. Evrim gerçek olsaydı, evrimcilerin iddia ettikleri yüz
milyonlarca yıl boyunca gerçekleşen evrim sürecinde, yüz
milyonlarca canlı, kendinden önceki bir türden bir sonraki türe doğru
gelişecekti. Bu ise, kaçınılmaz olarak yüz milyonlarca “ara-geçiş
formu”nun varlığını gerektirirdi. Oysa böyle bir durum söz konusu
değildir.
Fosil kayıtlarının evrimi desteklemediği ortadadır. Kediler hep
kedi, maymunlar hep maymun ve insanlar hep insan kalmışlardır.
Evrimciler çarpık değerlendirmeler yapıyor. Kendi teorilerine
uydurmaya çalıştıkları zamanlama metotlarını sık sık değiştirerek,
yeni ortaya çıkan bilgilerin ışığında evrimi geçerli kılmaya
çalışıyorlarsa da, bu çabaların faydasız olduğunu da biliyorlar.
Başlangıçta umduğu fosillerin bir türlü bulunamadığı görülünce,
fosil kayıtları ve teorisinin birbirleriyle tutarsızlığını açıklamak için,
Darwin’in bulduğu çözüm, yani fosil kayıtlarının çok eksik olduğu
iddiası ileri sürüldü. Oysa şu anda Darwin’in döneminden beri 120
yıl geçti ve fosil kayıtları çok miktarda arttı. Bugün 250 bin farklı
türün fosili mevcut. Ancak durum başlangıçtan farklı değil. Hâlâ
Darwin’in bulunmasını umduğu fosillerden iz yoktur.
Karmaşık canlıların gelişmeleri için gereken milyonlarca yılda
bırakmaları gereken fosillerin hiçbirinin mevcut olmayışı, bu teoriyi
herhangi bir dayanaktan yoksun bırakır. Bu karmaşık canlıların
birdenbire ve evrim açısından “dramatik” biçimde ortaya çıkışlarını
açıklamak amacıyla girişilen jeolojik, iklimsel, atmosferik ve
kimyasal çabaların hepsi çökmüştür. Bu kadar şüphe götürmez
delillere rağmen, eğer bir kimse bu karmaşık canlıların hiçbir iz
bırakmadan evrimleştiğine inandığını söylerse, elbette bu modern
bilime zıttır. Bu kişi, evrime, bilimsel gerçekler ışığında değil,
bilimsel gerçeklere rağmen inandığını kabul ediyor demektir.
Nitekim evrimi savunan çevrelerin, içinde bulunduğu durum da
budur. Bu ise, evrimi bilimsellikten uzaklaştırarak bir ideoloji haline
sokmuştur.
Evrimciler insanın maymundan evrimleştiği düşüncesinde idiler.
Ancak bu evrim süreci ve fosil kayıtları da yine en çok evrimciler
tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Evrimcilerin, “Maymunla insan
arası” olarak açıkladıkları Australapithecus aferensis, insan gibi iki
ayağı üzerinde yürümüyordu. Bazı hareketler [mesela bir daldan
meyve koparmak] için kısa süreli olarak dikilmesi, onun insan
olduğu anlamına gelmiyordu. Günümüz paleontoloji araştırmaları
ise, bunun artık soyu tükenmiş bir maymun cinsi olduğunu
söylüyorlar.
Eugene Dubois, insanın maymundan evrimleşerek geldiğini
söylemişti. 1891’de önce bir kafatası ve bundan 15 m. uzakta bir
uyluk kemiği buldu. Ardından buluntulara 3 adet diş eklendi. Dubois
bunların tek bir canlıya ait olduğunu iddia etmekle kalmadı, 900 cc
olarak hesapladığı kafatasından hareketle ilkel bir maymun ve uyluk
kemiğinden hareketle de dik yürüyen bir insan türü olduğunu ortaya
attı. Buna Homo erectus [Dik yürüyen maymun] adını verdi. Bu
yanlış iddia, evrimcilerce sevinçle karşılandı.
Ne var ki, Dubois bile, bir süre sonra kendisinin de ikna
olmadığını ve bunun bir maymuna ait olduğunu düşündüğünü itiraf
etti. Birçok bilim adamı da bunun Pithecantropus türü bir maymuna
ait bir kafatası olduğu konusunda birleştiler.
İkinci örnek Pekin Adamı da bundan farklı değildir. Evrimciler
hiçbir tutarlı iddia ortaya koyamadılar, iddialarını destekleyen hiçbir
fosil kaydı bulunamadı ve evrimin, bilimsellikten uzak “İdeolojik bir
çalışma” olduğu anlaşılmış oldu.
Evrim efsaneye dayanır
Yerli yabancı ilim adamlarının katıldığı bir konferansta konuşan
Amerikalı biyolog Prof. Dr. Kenneth Cumming dedi ki:
Evrim efsaneye dayanır. Şöyle ki, Enuma Elish destanı Yunan
filozoflarını çok etkiledi. Thales, Aristo ve Platon felsefi teorilerini
Sümerler’in destanından esinlenerek oluşturmuşlardı. Yunan
filozoflarının doktrinleri ise Lamarck’a kadar uzandı. Lamarck ilk
defa, canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini söyleyerek
konuyu güncelleştirdi. Lamarck, bugünkü zürafaların geçmişte
boynunun kısa olduğunu, ancak ağaçların yüksek dallarına
uzandıkça boyunlarının da uzadığını iddia etmişti. Genetik
biliminden habersizdi. Bugün böyle bir gelişimin, biyolojik olarak
imkânsızlığı ispat edilmiştir. Lamarck’tan sonra, bu safsatayı Darwin
tekrar gündeme getirdi.
Darwin’in fikirleri, temel olarak gözlemlere ve doğal seleksiyon,
ayıklama adını verdiği bir mekanizmaya dayanır. Buna göre bütün
canlılar, ortak bir ataya sahiptir ve türler bu ortak atadan zamanla,
yavaş yavaş çeşitlenerek ortaya çıkmıştır.
Darwin’in zamanında genetik ve mikrobiyoloji gibi hücre ve
üreme konularına bilimsel açıklamalar getiren bilimler mevcut
değildi. Bunun için iddialarına karşı, kesin bir şey söylenemiyordu.
Bu bilimlerin ortaya çıkması, Darwin’in teorisini temellerinden sarstı.
Bu durumda evrimciler de yeni yollar aramak durumunda kaldılar ve
teoriye mutasyon mekanizması eklendi.
Bu iddiaya göre, mutasyonlar, yani canlının genetik şifresi
DNA’da meydana gelen hasar, bozulma ve kopmalar neticesinde
yeni canlılar oluşuyordu ve doğal seleksiyon bunları ayıklayarak
güçlülerin hayatta kalmalarını sağlıyordu.
Oysa bu durum teoriyi kendi içinde bile çelişkili hale getirmişti.
Çünkü mutasyonlar canlıya zarar verip yaşama şansını azaltıyordu.
Zaten çok nadiren meydana gelen bir mutasyon, üstelik de
kazanılan özelliğin bir sonraki nesle aktarılabilmesi için ancak üreme
hücrelerinde olması gerekirken, canlıya büyük zarar veriyordu. Tek
bir faydalı mutasyonu tanımlamak bile çok zorken, türü
değiştirebilecek bir mutasyonlar zincirini düşünmek imkânsızdı.
1953’de Miller bir deney gerçekleştirdi. Evrimcilerin
iddialarındaki doğal seleksiyon mekanizmasının tek bir örneğinin
bile mevcut olmadığını, çeşitli sebeplerden dolayı hayvan
toplulukları sayılarında değişme yaşandığını, ancak hiçbir zaman bir
kedinin köpeğe, bir çamın meşeye dönüşmediğini ispat etti.
Moleküler düzeyindeki incelemelerinde, aminoasitlerin yapılarının
evrimle açıklanamayacağı görüldü.
Bütün canlılarda, rastgele değil, çok muntazam bir dizayn
vardır. Buna göre canlı organizmalar, bir makinenin parçaları gibi
yüzlerce, binlerce parçanın, daha doğrusu sistemin birlikte
çalışmasıyla hayatlarını devam ettirmektedirler.
Bu çok sayıdaki parçanın herbiri birbiri ile mükemmel bir uyum
içinde çalışmaktadır. Mesela vücudun savunma sistemleri,
organizmanın korunması için antikor oluşumu, hücre temizliği ve
iltihabi reaksiyon gibi karmaşık metotlar kullanırlar. Yara tamiri, kan
pıhtılaşması gibi birçok döngü reaksiyonları meydana getirirler.
Olayların kendine has oluşları ve kontrolün oluşumu üst düzey bir
dizayna işaret etmektedir. Böyle üstün bir dizayn tesadüfler sonucu
ve rastgele oluşmuş olamaz. Bu, bir sisteme ait olan ve birbiriyle
uyumlu bütün parçaların, ancak o sistemi bütünüyle tanıyan bir
Yaratıcı tarafından ortaya çıkarılmış olduğunu açık bir şekilde
göstermektedir. Bu parçaların her birinin yapısı, iç mekanizması ve
işleyişindeki harikalık da o yaratıcının varlığına birer delildir.
[Kur’an-ı kerimde ilk insanın topraktan, neslinin ise nutfeden
yaratıldığı bildiriliyor. İlim ilerledikçe Kur’an-ı kerimin bildirdiği bu
gerçek daha iyi anlaşılıyor.]
Evrim ve yaratılış
Bilim adamları, bir dergideki solcu bir yazara verdikleri cevabı,
basına da dağıtmışlar. Bu uzun mesajda özetle [ve kısa ilavelerle]
deniyor ki:
Dergideki yazıda, “Evrim teorisi çürütülmeye çalışılmaktadır”
denmiştir. Hâlbuki bahsedilen konferanslarda, Evrim teorisi
çürütülmeye çalışılmamış, çürütülmüştür. Evrim teorisi ele alınmış,
ateist ideolojilerin ürünü olan bu dogmanın mesnetsizliği, bizzat
bilim yoluyla ortaya konarak, teorinin çöpe atılması sağlanmıştır.
Ayrıca Marksist felsefeyi savunanların yaratılış gerçeği karşısında
ileri sürdükleri teori, her açıdan geçersiz kalmış ve savunucuları
büyük bir hezimete uğramıştır.
Yazıda, “Evrim teorisi dinin en zayıf noktasıdır” deniyor. Evrim
teorisi dinin değil, materyalist felsefenin en zayıf noktasıdır. Çünkü
başta K. Marx ve F. Engels olmak üzere materyalist felsefenin ileri
gelen fikir babalarınca defalarca ifade edildiği gibi, Evrim teorisi,
materyalist felsefenin temel dayanağını teşkil etmektedir. Nitekim K.
Marx, Evrim teorisini ortaya atan Darwin’in kitabı için, “Bizim
görüşlerimizin doğal tarihi temelini içeren kitap budur” demiştir.
Evrim teorisi, materyalist felsefenin temeli olduğu için, bu
teorinin mesnetsizliğini ortaya koyan her bulgu, materyalist
felsefenin ve onunla bağlantılı bütün ideolojilerin de mesnetsizliğini
ortaya çıkarmaktır. İşte yazarın saldırgan bir tutum sergilemesinin
ardında yatan asıl sebep budur.
Dergi, “İnsanlar, yaratılış için tanrısal bir masal uydurmuşlar.
Kutsal kitaplar, bütün canlıların Hazret-i Âdem’den yaratıldığını
söyler” derken, dergi, bütün canlıların değil, insanların türemesini
kastetmiş olmalıdır. Çünkü bilindiği gibi, Kur’an-ı kerimde Hazret-i
Âdem’in ilk canlı olduğu ve mikroorganizmalardan memelilere kadar
bütün canlıların Hazret-i Âdem’den türediği gibi bir açıklama mevcut
değildir. Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Âdem’in ilk insan olduğu ve insan
neslinin Hazret-i Âdem’den türediği belirtilmektedir.
Yazar, “Doğal Seçme Yasası ile din asla bağdaşmaz” diyor.
Yazar dini bilmediği gibi, Evrim teorisini ve bilimi de bilmiyor. Çünkü
Doğal Seçme Yasası diye bir şey yoktur. Doğal seçme [seleksiyon]
ise, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir kelime oyunundan ibarettir.
Yazar, “İnsanlar tercihlerini ya inançtan, ya bilimden yana
yapacaklardır” diyor. Eğer, “İnanç”tan kastettiği “Yaratılış inancı” ise,
iddiası gerçek dışıdır. Yaratılış ile bilim arasında hiçbir aykırılık
mevcut değildir. Bilimsel gerçekler, yaratılışın doğruluğunu ortaya
koymaktadır. Eğer “İnanç”tan kastettiği, Evrim teorisine olan körü
körüne bağlılık ise, yalnız bu tespiti doğrudur. Bilim başka şey,
Evrim teorisi başka şeydir. İnsanlar tercihlerini ya bilimden, ya Evrim
teorisinden yana yapacaklardır. Hem bilim, hem Evrim teorisi
savunulamaz.
Yazar, “Yaratılışa inananlar Evrim teorisini çürütseler bile, yine
de bu, insanları yaratılış masalına inandırmaya yetmez” diyor.
Birincisi, yaratılış masal değil gerçektir. Esas masal olan, çeşitli
türlerde atomların uzun bir zaman içerisinde, tesadüfler sonucu bir
araya gelerek, elektron mikroskobu yapıp, kendi vücudunun hücre
yapısını inceleyen bilim adamlarına dönüştüğünü iddia eden Evrim
teorisidir.
İkincisi, Evrim teorisinin yanlışlığı, elbette ki, yaratılışı ispatlayan
delillerden biridir. Canlıların tesadüfle oluşmasının imkânsızlığı,
şuurun varlığı, bu da yaratıcının varlığını ispatlamaktadır. Başka bir
deyişle, yaratılış, hem bilimsel verilerin yaratılışı doğrulamasıyla,
hem de yaratılış dışındaki alternatiflerin imkânsızlığıyla kesinlik
kazanmaktadır. Yazar, “Din ile bilim hiçbir zaman birbirleriyle
uyuşmaz” diyor. Demek ki yazar, Evrim teorisini ilim ile karıştırıyor.
Maymundan gelen politikacı
Sual: Bir politikacı, (Maymundan geldik) dedi. Ben de,
(Dinimizin bildirdiğine göre, Hazret-i Âdem’den geldik) dedim. (Bilim
varken dine uyulmaz, siz bilime karşı çıkıyorsunuz) dedi. (Sizinki
bilim değil, bir teoridir, yarın da başka bir teori çıkarsa ne
yapacaksınız?) dedim. (Yeni çıkan teoriye uyarız) dedi. Bu
politikacı, maymun teorisine de inanmadığı, çünkü yeni bir teori
çıkarsa ona uyabileceğini söylediğine göre, sırf dine karşı olduğu
için onu kabul ettiği anlaşılmıyor mu?
CEVAP
Evet, öyle olduğu açıkça anlaşılıyor. Başka teoriyi kabul
edecekse, bu teorinin doğru olmadığını söylemiş oluyor. Bir İtalyan
profesörü, yeni bir teori çıkarmış, insanın maymundan değil, ayıdan
geldiğine dair üç delil ortaya atmıştı:
1- Ayı, yavrusunu döverken insan gibi tokatlar, maymun ise
ısırır.
2- Ayı dişisiyle, yavrularının görmediği bir yerde çiftleşir. Hâlbuki
maymunda böyle bir şey yoktur. Yavrularının yanında da çiftleşir.
3- Oyuncak dükkânına giden bebekler, ayı oyuncaklarını tercih
ederler. Bu deliller insanların ayıdan geldiğini gösterir.
Maymun teorisi gibi ayı teorisi de, bilim adına uydurulmuş bir
hurafedir. Acaba evrimci politikacı, yeni bir teoriye uyacağına göre,
maymundan değil de, ayıdan mı geldiğini söyleyecektir?
Evrimcilerin, insandan değil de, hayvandan geldiğini iddia
etmeleri, dini yıkmak içindir. Eğer din hâşâ, maymundan geldik
deseydi, bunlar insandan geldik derlerdi. Hayvandan gelmeyi
aşağılık kabul ederlerdi. Dine inanmamak için hayvandan gelmeyi
çok normal görüyorlar.
İlk maymunun nereden geldiğini evrimcilere soruyoruz. Sudan
oldu diyorlarsa, suyu kim yarattı? Mahlûk olunca bir yaratıcının
olması gerekir? Mahlûk, yaratılan demektir. Yaratan olmazsa yaratık
olmaz. Yaratıcıyı inkâr etmek kadar ahmaklık olmaz.
Gülen maymun
Sual: Maymunun insan gibi gülmesi, evrimin gerçek olduğunu
göstermiyorsa neyi gösteriyor?
CEVAP
Evrimle hiç alakası yoktur. Papağanı insan gibi konuşturan,
maymunu güldüren, yılanı ayaksız yürüten bir yaratıcının varlığını
gösterir. Allahü teâlâ her hayvana bir özellik vermiştir. Köpeğin koku
alması, kedinin karanlıkta görmesi, akrebin zehri, geyiğin boynuzu,
kirpinin dikeni, bukalemunun renk değiştirmesi, kuşların uçması,
balıkların yüzmesi, aslanın parçalaması, yarasanın engellere
çarpmadan gözsüz uçması evrimi, devrimi değil, hikmet sahibi yüce
bir yaratıcının varlığını gösterir.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

Bugün 155953 ziyaretçi (492932 klik) kişi burdaydı!

DUYURU PANOSU

SİTEMİZDE ULAŞMAK İSTEYİPTE ULAŞAMADIĞINIZ KONULARI MESAJLA BİLDİREBİLİRSİNİZ.... İSLAMİ BİLGİLER

Video

TR.GG REKLAM

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=